Aramak İstediğiniz Kelimeyi Yazn!

close
DOÇ. DR. FAİK ARDAHAN
YARINA YOLCULUK
mail_outline : faikardahan@hotmail.com
Dinle

Yayın Tarihi

20.06.2014

Okunma Sayısı

14528

Makaleyi Paylaş

Diğer Makaleler

Yılmaz Rotası

Yoldaş günü devirdik

Yolu da yolcuyu da.

Güneş muma

Yol uykuya

 Ben sana evrildiğince

 Başlayacak yolsuzluk

nurtaç inci

Sadullah Kutluer’in Kar da Isıtır isimli şiir kitabındaki “Ağlamamıştı” isimli şiirinde bahsedildiği gibi yaşıyordum uzun zamandır. “Ağlamamıştı / Daha doğduğu gün acı oksijen boğasını yaktı, ağlamamıştı / Büyüdü sevgisi yara aldı, ağlamamıştı / Haksızlığın hakka şamar vurduğunu gördü, ağlamamıştı / Bir gün girdi ciğerci dükkanına beş para etmez ciğerlerin kapışıldığını görünce ağlamıştı” diyordu o içindeki kendini tanımlarken. Ben ve hepimiz günlerce yasını tuttuk uzak illerde gözü yaşlı insanların acısını acımız sayarak.

Beden yorulunca uyuyup dinleniyor kendimizi yeniliyorduk. Ruhumuzun aldığı yaraları ise uyuyarak gideremiyorduk. Doçentlik süreci, ardından okulda yaşananlar, Soma’daki facia derken ruhumun derinlerine kadar inmişti çatlaklık. Her bir defasında, her ölüm, yalnızlık, ihanet, suistimal, çıkarcılık karşısında çaresiz olmak çatlağı daha da derinleştiriyordu.

Yaralarımı sarabildiğim anlar çok değildi. Yola çıkmam gerekiyordu, ister yürüyerek dağ bayır, bisikletle orman içi yollarda veya arabayla bir yerden bir yere. Son zamanlarda yapabildiğim tek şey bisikletle kaybolmaktı. Kısa da olsa her bisikletle şehirden uzaklaşma ruhumun derinliklerine doğru gidişlerimdi. Her uzaklaşma çekilip bir kenarda ruhuma bakım yapmaydı. Özellikle Salı akşam üzerileri tempo turlarımızda 112 acile yapılan ihbara koşarak giden sağlık ekipleri gibiydik. Yılmaz, Turgut ve ben çekirdek ekiptik. Sıklıkla bu ekibe Atilla ve İsa ve hatta AKÜBİT (Akdeniz Üniversitesi Bisiklet Topluluğu) üyelerinden arkadaşlar dahil oluyorlardı. Son birkaç turumuza da 18 yıllık arkadaşlığımız olan Tarkan da dahil olmuştu. Sadece gidiyorduk benim belirlediğim rotaya, ama herkes aklında taşıdıklarıyla pedallıyordu. Çoğunlukla suskun oluyorduk yolda, rampa çıkarken, düzde, herkes kendi yolculuğunu kendisi yaparken herkes ruhuna bakım yapıyordu. Beklide yapmıyorlardı bilmiyorum ama ben kesinlikle kendime yolculuk ediyordum. Nereye gittiğimin hiç önemi yoktu, eksik bıraktığım yanıma, ulaşamadığım yöreme pedal basıyordum. Doğa sporları yapmak belki de en çok bu sebeple hoşuma gidiyordu. Ruhuma ve bedenime birçoklarından daha fazla yakın oluyordum. Onlarla adım adım ilgilenme fırsatım oluyordu. Yılmaz Rotası, daha önceki günlerde yaptığımız, Zincir Kıran Rotası, Pompa Rotası, Üç Fidan Rotası, Turgut Rotası gibi amaç değil araçtı hepsi.

Yolda rastladığım bir insanın öyküsü, bir ağacın, bir kuşun öyküsü beni hayatın içine dahil ediyordu. Aynen Can Yücel’in “Bunca zaman bana anlatmaya çalıştığını, kendimi bulduğumda anladım / Herkesin mutlu olmak için başka bir yolu varmış, Kendi yolumu çizdiğimde anladım / Bir tek yaşanarak öğrenilirmiş hayat, okuyarak, dinleyerek değil, Bildiklerini bana neden anlatmadığını, anladım / Yüreğinde olmadan geçen her gün kayıpmış, Aşk peşinden neden yalınayak koştuğunu anladım” dediği gibi ben de anlamıştım.

Geri kalan kısmı anlamak için de ben zaten yürüyordum. Bir yerden bir yere gidenin ya olduğu yerden bir rahatsızlığı vardı ya da gideceği yerde rahatlığı. Bende her ikisi de vardı. Ben aslında bir yere gitmiyordum. Ben sadece gidiyordum. Yar, yer ve yön aynıydı aramak için yola çıkana Oruç Aruoba’nın dediği gibi “bilinç”ti hepsi.

 

Aruoba üç aşamada tanımlar yolculuğu, demek ki benim de üç aşamam varmış yolculuğumda, birinci aşama Çıkış aşaması, yani, “Kendi yerini yerleşiklikte bulamayan kişi, onu yolculukta arar. Yola çıkacak kişinin aşması gereken ilk ve en önemli engel kendi yerleşikliğidir kendi yeri -kendisidir. Kişi niçin yola çıkar ki? -Yürümek istediği için... Bunun da, tutturduğu yolla hiç bir ilgisi olmayabilir. -çoğunlukla da yoktur. Ancak bir yeri terk etmesi gerektiğini anlayan kişi, bir yola çıkabilir -ve tersi: ancak bir yola çıkması gerektiğini anlayan kişi, bir yeri terk edebilir”.

 

İkinci aşama Gidiş aşamasıdır. Yani, “Nereye -ne yere- gittiğini, gideceğini gitmek istediğini bilmeyen kişi için her yol aldatıcıdır. Bir yol, bir yönde yürümekle var olur. Yola çıkacak kişi, yolun gerektirdiklerini sonuna dek kabullenmek zorundadır. Yola bir kez çıkmış kişi, dursa bile, artık hep o yolda kalacaktır. Kendi yolunu bulamayan, bütün yolları boşuna yürür. Yolcuya yürünmeden, yardım edilemez -Duran, yürüyeni anlamaz. İnsanlar yan yana yürümesini bilmiyorlar ki-hep birbirlerinin üstüne üstüne yürüyorlar”. Şimdi daha iyi anlıyordum, biz de giderken bizim ve başkalarının üstüne üstüne mi giden, hatta yolları dar ederek geçerken iki de omuz vurarak geçenlerin stratejilerini. 

 

Üçüncü aşama Varış aşaması, yani, “Yol, iki yer arası değildir- yer, iki yol arasıdır. Yolcu ancak kendi yönünde yürüyebilen kişidir, kendi yöneldiği yere ulaşabilen. Bir yasam, bir yönün bir yol olup olmayacağının denenme sürecidir. Kişi, yaşamı boyu, bir yerde takılı kalıp yolda olduğunu sanabiliyor; ya da, ters taraftan, sürekli yürüdüğü halde, bir yerde durduğunu... Öyleyse önemli olan, bir yerde bulunmak değil, bulunduğun yerin bilincinde olmaktır; ayni şekilde, yolda olmak değil, yürüdüğün yolun bilincinde olmak. Yar da, yön de, yol da, bilinçtir. Özgürlük budur belki de: Sürekli bir yersizlik; sürüp giden bir yol”.

 

Ben de, biz de hepimiz de gidiyorduk kendi yönümüze, yarimize, yolumuza. Aynı yolda gitsek de aslında, belki de, eminim ki farklı dağlardan doğan fakat aynı denize dökülen ırmaklardık.

 

Yolda rastladığımız çobanın gülümseyen yüzü, bizi görüp kaçmakla kaçmamak arası bize bakan kulağı kesik çoban köpeğinin sevgisi, bizi buralara getiren yaşam sevinci aynı sulardan besleniyordu ve bizi bize karıştırıyordu. Anadolu insanının misafir perverliğinin kentin kirliliğinden arınmış halini Doyran göletinde yaşıyorduk. Karatepe köyünden gelmiş ailenin mangalından taşan sevinç bizim de yüreklerimize ferahlık olmuştu. Hatta Tarkan’ın karnını bile doyurmuştu.

 

Tekerin patlayacağını, yorulacağını bilerek, göze alarak, yola çıkan insanların mükafatıydı gördüğümüz manzaralar, sessizlik, yüreği güzel insanların sofraları. Hatta Tarkanı bile kıskandıracak hayal resimde sadece orada olanlar görebilirlerdi kırlangıcın karnını doyurmak için göletin üstünden yükselen sinek sürüsüne nasıl pike yaptığını.  Can Yücel Babanın dedikleriyle bitirmek lazım belki de söylenecekleri ona devredip ; “Acı doruğa ulaştığında gözyaşı gelmezmiş gözlerden, Neden hiç ağlamadığını anladım / Ağlayanı güldürebilmek,a ğlayanla ağlamaktan daha değerliymiş, Gözyaşımı kahkaya çevirdiğinde anladım / Bir insanı herhangi biri kırabilir, ama bir tek en çok sevdiği acıtabilirmiş, Çok acıttığında anladım / Fakat, hak edermiş sevilen onun için dökülen her damla gözyaşını, Gözyaşlarıyla birlikte sevinçler terk ettiğinde anladım / Yalan söylememek değil, gerçeği gizlememekmiş marifet, Yüreğini elime koyduğunda anladım / ''Sana ihtiyacım var, gel ! '' diyebilmekmiş güçlü olmak, Sana ''git'' dediğimde anladım / Biri sana ''git'' dediğinde, ''kalmak istiyorum''diyebilmekmiş sevmek, Git dediklerinde gittiğimde anladım / Sana sevgim şımarık bir çocukmuş, her düştüğünde zırıl zırıl ağlayan, Büyüyüp bana sımsıkı sarıldığında anladım / Özür dilemek değil, ''affet beni'' diye haykırmak istemekmiş pişman olmak, Gerçekten pişman olduğumda anladım / Ve gurur, kaybedenlerin,acizlerin maskesiymiş, Sevgi dolu yüreklerin gururu olmazmış, Yüreğimde sevgi bulduğumda anladım /  Ölürcesine isteyen, beklemez, sadece umut edermiş bir gün affedilmeyi, Beni affetmeni ölürcesine istediğimde anladım /  Sevgi emekmiş, Emek ise vazgeçmeyecek kadar, ama özgür bırakacak kadar sevmekmiş, Anladım”.

 

Ve sonra anlamak lazım, anlatılmak istenenleri. Kim bilir yol nereye götürür bir sonraki Salı hepimizi ve yüreğimizi. 

MAKALE Yorumları