Aramak İstediğiniz Kelimeyi Yazn!

close
TAYLAN ERTEN
ANKARA MEKTUBU
mail_outline : taylanerten1907@gmail.com
Dinle

Yayın Tarihi

31.05.2018

Okunma Sayısı

680

Makaleyi Paylaş

Diğer Makaleler

Yerli ve milli hikâye: Yabancı üstünlüğü!

otomobil, yerli uçak hikâyesi 24 Haziran’a yönelik seçim kampanyasında da tartışma konusu. Özellikle iki aday Tayyip Erdoğan ile Muharrem İnce arasında… Ekonomik akıl olarak bu zamanda otomobilin, uçağın yerlisi olur mu, olmaz mı? Olursa nasıl, olmazsa neden? Gerekli mi, gereksiz mi? Bunlar ayrı bir konu.


Bizim nesil (kuşak) “yerli malı” kavramıyla, 1946 yılında ilkokullarda başlatılan “Yerli Malı ve Tutum Haftası” adlı kampanyalarla tanıştı. 1923 Cumhuriyeti’ni kuran ve yöneten ilk kadrolar, 1930’lu yılları kapsayan, tarımıyla, sanayisiyle bağımsız, üretken, güçlü ekonomi inşa bilincini eğitim öğrenim sürecinin ilk aşamasından itibaren toplum zihnine yerleştirmek derdindeydi.
Bu stratejik yönelim, araya giren II. Dünya Savaşı’nın engelleyici etkilerine ve değişen küresel şartlara rağmen 1970’li yılların sonlarına kadar “aşınarak” da olsa devam etti. Bugün Türkiye ekonomisinde ıvır zıvırın ötesinde gerçek sanayi sınıfında varlığını sürdüren bütün üretim tesisleri (demir-çelik, petro-kimya, kağıt, şeker, çimento, tekstil, giyim kuşam vb.) bu bilincin eseridir.

YIKIMIN BAŞLANGICI

Ve… 3 kasım 1983’te işbaşı eden Turgut Özal liderliğindeki Anavatan Partisi iktidarından itibaren istisnasız bütün hükümetler, bir daha yerine konulamayacak olan bu birikimi özelleştirme adı altında satarak heba ettiler. Bugün Türkiye “sanayisizleşme” yıkımını yaşıyorsa, temel sebebi bu, sorumlusu o iktidarlardır..
1980-2000’li yıllar ekonominin sanayisiyle, finansıyla, tarımıyla, tohumuyla yabancı hegemonyasına adım adım teslim edildiği; “küreselleşme” kavramıyla sarmalanan bağımlılığın, AKP dahil bütün siyasi iktidarlarca yürütülen neo liberal ekonomi politikle pekiştirildiği dönemdir.
Yerli malı haftası ilk öğretim kademesinde hâlâ kutlanıyor. Ama, bugünün iktidarının ortaya attığı ve kendince canlandırmaya çalıştığı yerli ve milli kavramı, iliklerine kadar yabancı finans kapitale teslim edilmiş ekonomik yapının varlığı karşısında trajik bir özlem; biraz daha ileri gidersek siyasi oportünizmden ibaret kalıyor. Çünkü, gerçekler, iktidar söyleminin temelsizliğini ortayla koyuyor.

TÜİK’İN TESELLİ VERİLERİ

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) ekonomide yabancı kontrollü girişim istatistikleri yayımlıyor. Yabancı kontrollü girişim, yurt içinde faaliyet gösteren ancak doğrudan veya dolaylı olarak yurtdışında yerleşik şirketler tarafından kontrol edilen sektörleri ifade ediyor. Bu konuda son bilgiler 21 Haziran 2017’de açıklanan 2015 yılı verilerini kapsıyor.
Bu verilere göre; Türkiye ekonomisinde yabancı kontrolündeki üretimin toplam üretimdeki payı 2015 yılında yüzde 14,1’e yükselmiş. Önceki üç yılda bu oran yüzde 13 civarında geziniyor. Yabancı kontrolünde Almanya yüzde 2,4 ile ilk sırada. Onu yüzde 1,7 ile ABD, yüzde 1,6 ile Fransa, yüzde 1 civarındaki paylarla Hollanda ile Britanya izliyor. Genel üretimdeki durum böyle.
Yabancı kontrolünde asıl ağırlık imalat alt sektörlerinde. En yüksek kontrol oranı yüzde 84,7 ile tütün ürünleri imalatında. İkinci sırada yüzde 44,8 ile otomotiv, üçüncü sırada yüzde 39,5 ile temel eczacılık ürün ve malzemeleriyle kimyasallar yer alıyor. Elektrikli teçhizat imalatında yabancı kontrolü da yüzde 30’a yaklaşıyor.

GERÇEK VERİLERİN DERİNİNDE

TÜİK’in verileri, çökme sürecindeki tarım ile birlikte ekonominin iki taşıyıcı kolonundan biri olan imalat sektörünün gerçek durumunu açıklıkla yansıtmıyor. Teselli düzeyinde kalıyor. Sanayinin gerçekleri ancak TÜİK verileri derinliğine incelendiğinde anlaşılabiliyor. Ancak o zaman sadece üretimdeki yabancı kontrolü değil, sanayideki teknolojik seviyenin zayıflığı ve de yabancı kontrolünün bu alandaki ağırlığı bütün çıplaklığıyla ortaya çıkıyor.
Türkiye ekonomisi “damardan” dışa bağımlı. İmalat sektörü de öyle. Düşük ve orta düşük teknoloji temelinde demirli, düşük katma değer yaratabilen sektör. Bu hâliyle yerinden kımıldamıyor. Durum şu: 10’ar yıllık dönemler itibarıyla 1995-2015 arasında imalat yatırımları düşük ve orta düşük teknolojili sektörlerde yoğunlaşmış.
2002-2012 döneminde de durum iyiye gitmemiş. İmalat alt sektörlerinde gıdada, kağıt ürünlerinde, basım-yayımda, rafine petrol ve kömürde, ana kimyasallarda, eczacılıkta, ana metalde, otomotivde, makine ekipmanda dışa bağımlılık dikkati çekecek ölçülerde artmış. (Kaynak: Oktay Küçükkiremitçi, 2023 Türkiye’si Sempozyumu’na sunum, Nisan 2018.)
Bir taraftan iktidarın yerli ve milli söylemi, diğer taraftan iş dünyası konuşkanlarının dilinden düşmeyen “yüksek teknolojili-yüksek katma değerli üretim” nutukları…
Ve, son 10 yılda sadece otomotivde 10,5, ana metalde yaklaşık 9, ana kimyasallarda yaklaşık 14, kağıtta 9, rafine petrol ve kömürde yaklaşık 18 puan artan dışa bağımlılık. Yerli ve milli üretim hikâyeleriyle ne kadar “uyutulsak” azdır!


 

 

MAKALE Yorumları