Aramak İstediğiniz Kelimeyi Yazn!

close
YAVUZ ALİ SAKARYA
MELTEM ESİNTİSİ
mail_outline : yavuzalisakarya@hotmail.com
Dinle

Yayın Tarihi

26.07.2020

Okunma Sayısı

334

Makaleyi Paylaş

Diğer Makaleler

Uyuşukluk zamanı değil artık

Geçmişini bilmeden ahkam kesmek, ancak Diyanet İşleri Başkanı Ali Ertaş gibi sözde “Prof.” ünvanlı cehalet erbabına yakışır. O tip insanlar, ne fetva ver denirse, aklının ucundan geçirmeden, sorgulamadan,  doğru yanlış demeden emir kulluğu yaparlar. İşleri denileni yapmaktır. Çünkü  o tip insanlarda sağduyu gezmeye çıkmış, toplum çıkarları bir kenara atılmış, kişisel çıkarlar, bu dünyanın menfaatleri ön plana çekilmiştir.       

 

Bizans başkenti “Konstantinopolis’i zapt eden, onu Osmanlıya başkent yapan Fatih Sultan Mehmet’tir.  Yenilikçi yapısıyla, Fatih, Osmanlının bir bakıma yüz akıdır. Tahtta hak iddia etmesinler diye kardeşlerini öldüren, Fatih kanunnamelerini hazırlatan da odur. Yani aynı Fatih’tir. Değerlendirme bütüne bakarak yapılır. İyisiyle, kötüsüyle o Fatih’tir.   

 

Peki, Fatih’in gemilerini karadan yürüterek fethettiği bu kadim kenti, sıkışınca, zorda kalınca, kendi tahtını (artık olmayan saltanatını) koruma derdine düşerek, hiçbir tepki göstermeden İngilizlere peşkeş çeken, işgale tepkisiz göz yuman son Osmanlı padişahı Fatih’in torunu 6. Mehmet yani Vahdettin, onlara güzelim İstanbul'u elleri ile teslim ederek günü kurtarmaya çalışmadı mı? Aynı soyun temsilcisi değil mi O? Bunu kim yadsıyabilir? O zaman olmayan kentin, işgal altındaki kentin vakfiyesi, vakıf eseri mi olur? Korunmayan kentin, işgaline göz yumulan kentin vakfiyesi mi olur?   

 

Peki Vahdettin’in bu basiretsizliği, 600 yıllık Osmanlı İmparatorluğu’nun yüzünü yere eğmiş, tüm Akdeniz’i Türk gölü yapan, üç kıtada at koşturan atalarının, özellikle Fatih Sultan Mehmet’in içini acıtmamış, üzmemiş, yattığı yerde kemiklerini sızlatmamış mıdır? 

 

İstanbul (eski adıyla Konstantinopolis) 13 Kasım 1918 tarihinden başlayarak, beş yıl süre ile işgal altında kalmış, Osmanlı artıklarının buna herhangi bir tepkisi olmamıştır. Elle gelen düğün bayram denilmiş, gün kurtarılmaya çalışılmıştır. O dönemde işgalciler, kent içinde her türlü rezaleti yapmamışlar, kadının kızın ırzına geçmemişler midir?  Ülkeyi bölen, işgallere göz yuman, “Sevr” gibi yüz karası anlaşmaları imzalayanlar kimin çocukları ya da torunlarıdır? İzmir, Antalya, Afyon işgal edilirken, ülke toprakları payla papaz edilirken akılları neredeydi? O zaman, paçalarını kurtarmanın dışında hangi vakıf senedinin peşine düşmüşlerdir?  

 

İşgalci gemileri Boğaz’da gören ve “Geldikleri gibi giderler” diyen kimdir? Mustafa Kemal. Vatanın kurtuluşu ve bağımsızlığı için İstanbul’u terk eden, Osmanlı generalinin her türlü şatafatını bir yana atıp, ölümü göze alarak Anadolu’ya çıkan, Türk ulusu ile birlikte kurtuluş mücadelesi veren, 9 Eylül'de düşmanı İzmir’de denize döken,  6 Ekim 1923 tarihinde dünya incisi İstanbul’u işgalcilerden kurtaran Mustafa Kemal Paşa değil midir?  

 

O zaman İstanbul’u kim aldı, kim verdi, işgalden kim kurtardı, İstanbul’u bize yeniden kim kazandırdı diye sorduğumuzda tek bir yanıt gelir aklımıza. Kimi dar kafalı insanların ağızlarına sığmayacak, onlara çok büyük gelecek bir isimdir o: Mustafa Kemal Atatürk. Kurucu babamız.  

 

Diyanet işleri başkanının üstü kapalı olarak ihanetle suçladığı Mustafa Kemal, vatana ihanet denince de seksen üç milyon insan sıraya girse, yaptıkları ile, ulus için başardıkları ile en son akla gelecek isimdir. Ülkenin o dönemde en büyük şansı, kurtuluş umudu olmuştur o büyük insan.  

 

Bugün ona küfredenlerin de palikarya çocuğu olmalarını önleyen, topraklarımızı vatan yapan,   yurdum insanının manda olmalarına izin vermeyen,  yeni ve çağdaş cumhuriyeti Osmanlının küllerinden doğurtan adam dı o. Yüceltilecek biri varsa, onun yüceltilmesi gerek. Onu aşağılayan, kendisi aşağılıktır. Bu böyle biline.       

 

Demekki neymiş, İstanbul'u düşman işgalinden kurtaran Atatürk’müş. Cumhuriyetin kuruluş aşamasında kendisine padişahlık, halifelik önerilmiş, çağdaş laik bir toplum özleminde olan Atatürk, bunu kabul etmemiş, kesin bir dille reddetmiş. Öneriyi kabul etseydi, herhalde, bütün mülk Osmanlı padişahlarının olduğu gibi onun olacaktı. O yüce gönüllü insan, cumhuriyet sonrasında kendisine değişik kentlerde armağan edilen yada kendi parası ile aldığı malları ve edindiği mülkleri üyesi olmaktan gurur duyduğu Türk milletine bağışlamıştır. Örneği sayılamayacak kadar çoktur.  

  

İstanbul’un adı, Osmanlı döneminde de sonrasında da 1929 yılına kadar, pek çok adının yanı sıra (100 ün üzerinde farklı adla anıldığı bilinmektedir. YAS) en çok “Konstantinopolis” olarak anılmıştır.  

Bu adı değiştiren, onu 3 Ocak 1929, tarihinde bir yasa marifeti ile “İstanbul” yapan da Mustafa Kemal Atatürk olmuştur. Hani şu nankörlükte sınır tanımadığınız yurtsever adam.  Pabucunun çamuru bile olamayacağınız  o yüce insan. Topunuzu versek, tek bir Mustafa Kemal etmeyeceğiniz, sizleri bile oturduğunuz makamlara getiren, koltuklarınıza oturtan adam. Sonsuza kadar Türk'ün atası.  

 

Atatürk döneminde Müze olarak kullanılan Ayasofya, inananlar için zaten tanrının evi kabul ediliyor, isteyenler orada ibadetlerini yapabiliyorlardı. Hangi dine mensup olurlarsa olsunlar. Karışanları görüşenleri yoktu.  

 

Tüm bunlar,  doğu ve batı arasında gerçek bir köprü olarak çağdaş bir cumhuriyet yaratmak isteyen Mustafa Kemal sayesinde oldu. O yangına körükle gitmedi, ateşe benzin dökmedi, ortalığı karıştırmaya yönelik davranışlar sergilemedi, sadece “Yurtta Barış, Dünyada Barış” dedi. Savaşı cinayet sayarak yüzyılların adamı olmayı başardı.  

 

Bugünkü varlığımızı, oturduğumuz koltukları ona borçluyuz ta derinden. İnsan,  böylesine bir lidere sahip olduğu için duysa duysa gurur duyar. Ona saygısızlık ederken, utanır biraz. Edepli olur. Terbiyesizlik yapmaz, haddini aşmaz.  

   

Ezan susmamışsa, onun sayesindedir. Bayrak inmemişse, yerlere atılıp çiğnenmemişse onun sayesindedir. Türk olanın,  gerçekten kanı karışık değilse, satılmış ya da kiralanmış değilse, yurtsever atalarına, yurt toprağına, taşına toprağına sahip çıkmak zamanıdır. Seyredilecek günlerde değiliz. Vatan, vatan yapmak isteyen insanların ortak çabaları sonucunda vatan olur.  Seyirci kalınarak değil. Uyuşuk davranarak, “Beni sokmayan yılan” diyerek değil.  

MAKALE Yorumları