Aramak İstediğiniz Kelimeyi Yazn!

close
PROF.DR.CENGİZ SAYIN
TARIM POLİTİKASI
mail_outline : csayin@akdeniz.edu.tr - sayin.cengiz@gmail.com
Dinle

Yayın Tarihi

10.07.2020

Okunma Sayısı

2152

Makaleyi Paylaş

Tarımın Geçmişine Dokunmak,

Tarımsal Fiyatlarda “Filyasyon” ! Ve Koronavirüs Etkisi

  • Başlarken … Bismillah …
Tüm dünyayı tehdit eden Coronavirüs salgını diğer ülkelerde olduğu gibi ülkemizde de “filyasyon” kelimesini ve anlamını öğrenmemize yol açtı. Tüm ülke seferber olduk, sorunun kaynağına inmeye tehlikenin devam edip etmediğine ve başka riskli durumlar olup olmadığına odaklandık. Bunu da salgınla baş etmenin en etkili yolu aynı zamanda sağlanan başarının da arkasındaki en önemli gerçek olduğunu konu uzmanı hekimlerimizden öğrenmiş olduk. Özetle, mücadele için; sorunun kaynağına inme, kontrol altına alma, tedbir (takip ve/veya tedavi) ve tevekkül. Kuşkusuz toplum sağlığı ve hayati riskin yüksekliği nedeniyle de bu konuyu önemsememe ve öğrenmeme lüksümüz olmadı.

Ancak son 3 yıldır özellikle tarım ürünleri fiyatlarındaki dalgalanmalar, toplumun tüm kesimini önemli düzeyde etkileyip medya gündeminde pandemiden daha fazla ve üstelik her yıl aynı dönemlerde yer aldığı halde “filyasyon” yöntemi burada maalesef başarılı olamadı. Yani dönemsel fiyat yüksekliği ve kaynağına inme konusu pandemi gibi ciddiye alınmadı, sadece siyasal veya sansasyonel haber arayışları medyada dolanıp durdu. Böyle durumlarda maalesef konu uzmanları yerine konunun en uzağındakiler dahi öneri paketleri ile ülke tarımını kurtarmaya çalıştı, yazılı ve görsel medyada yeni simalar ve fikir üstatları oluştu, kimse bunlara da “kim bunlar” diyemedi.

  • Memlekette Tarım Ekonomisti yok mu? ...  kör göze çomak …
Üstelik daha da ileri gidilerek “ziraatçılar ve tarım iktisatçıları bu işi beceremedi iktisatçılar sahaya inmeli” diyen ve eğitim hayatlarında tarımı sadece kitaplardan kısmen öğrenen, uygulama ile teorinin aynı olduğunu düşünüp ekonomik paketler sunarak akıl tutulması yaşayanlar bile oldu. Ziraat Fakültelerinde Tarım Ekonomisi Bölümü adı altında 4 yıl eğitim veren “Tarımsal İşletmecilik” ve “Tarım Politikası” alanlarında lisansüstü projelerle tarımın bugünkü fiyat çıkmazı dâhil pek çok sorununa çözümler sunan (fiyat pandemisi aşısı geliştirmeye çalışan) bir eğitim alanı olduğu en yetkili taraflarca unutuldu. AB tarımını yönlendiren en önemli akademik yapı olarak da görülen bu alanın ve çalışmalarının varlığı dahi maalesef ülkede görülemedi.

Örneğin yakın zamanda yürütülmüş olan YÖK akademik birimleri düzenleme çalışmasında “sonu iktisatla bitiyor, ekonomi değil mi işte !” diyerek bu bölümlerin İktisat Fakültesi alanına dâhil olmasını isteyen kabzımal toptancısı bakışlar dahi oldu. Oysa Alman akademisyenlerin de desteği ile Türkiye’de ilk Ziraat Fakültesi Ankara’da ve ilk bölüm olarak da Zirai Ekonomi Kürsüsü ile kuruldu. Ülke tarımına ekonomik katma değer sağlayacak pek çok çalışma o dönemlerin bizzat tarım bakanları veya en üst düzeydeki bakanlık bürokratları ile birlikte başarılı bir şekilde yürütülerek ülke tarım ekonomisinde gelinen noktaya önemli katkılar sağlandı. Ne zamanki tarım ekonomisi de ne oluyor? denildi ve sadece üretim artışı odaklı bakış açısıyla uzun yıllar tarım ekonomisi, tarımsal pazarlama, tarım politikası analizleri ve tarım hukuku gibi konular unutularak ülke tarımı yönlendirilmeye başlandı. Gelinen noktada ise “eyvah ne yapacağız, hangi tedbir alınsa aniden fiyatlar çıldırıyor”, “birisi buna dur desin” arayışları başlamış oldu. İşte bu aşamada da pek çok sanal uzman asli işlerini bırakıp tarım konusunda “reyting canavarının pençesine düştü”, velhasıl ağzı olan konuşmaya başladı.

  • Bugünü anlamak için tarımsal piyasa yönetimi geçmişine dokunmak …
  • Tarımsal KİT’ler niçin kurulmuştu? …
Ancak geldiğimiz süreci ve tarımsal piyasaların durumunu özellikle fiyatlardaki filyasyonu ve zorluğunu daha iyi anlayabilmek için öncelikle ülke tarımında geçmişte tarımsal piyasa düzenlerini etkileyen makro ekonomik süreçlere özet olarak bakmakta fayda görülmektedir. Yani nedenleri anlayıp tedavi geliştirebilmek için tabir uygunsa “çocukluğa inmek” gerekmektedir. Çünkü devam eden yanlışların ve yaşanan sorunların kökleri maalesef geçmişteki hatalarda gizlenmektedir. Alınan pansuman tedbirler maalesef alttaki yarayı iyileştirmemekte, sistemin bağışıklığı kaybolmakta ve hastalığın sürekli yenilenmesine ortam oluşturmaktadır.

Cumhuriyet döneminin başında dahi tarımsal ürünler fiyat oluşumu, tarımsal desteklemeler, piyasa düzenlemesi, arz ve stok kontrolü gibi pek çok konuyu izleyen ve yönlendiren farklı sorumluluk ve görev tanımları olan Tarımsal KİT’ler bu görevleri yürüttü, “Tarım Politikaları Bilim Kurulu” gibi çalıştı. Tarım Bakanlığı, Ziraat Fakülteleri, tarımsal KİT’ler ve başta Ziraat Bankası, tarım satış ve tarım kredi kooperatifleri olmak üzere zayıf güçlerine rağmen diğer üretici örgütleri de çoğunlukla hep birlikte ve koordineli olarak hareket etti.

  • Ekonomik krizler yakamızı bırakmamış ki ! …
Ancak 24 Ocak 1980 IMF Ekonomik İstikrar Önlemleri ile liberal ekonomiye ve serbest piyasa ekonomisine geçiş, ekonomide kamu işletmelerinde karlılık, serbest rekabet strateji ve uygulamaları sonrasında tarımsal KİT’lerin büyük çoğunluğu “kamu zararı veya kurum zararı” gerekçeleriyle özelleştirilerek piyasadan çekilmeye zorlandı. Üstelik tekrar yaşanan ekonomik kriz süreci nedeniyle alınan 5 Nisan 1994 IMF Ekonomik Önlemleri ile aynı yaklaşım sürdürüldü. Aralık 1999 ve Şubat 2001 Ekonomik Önlemleri ile de artık gerek genel ekonomik yapının ve gerekse ülke tarımının serbest piyasa modeline dönüştürülmesi iyice netleşmiş oldu. Tarımsal ürün veya girdi piyasa düzenlemesinde aktif rol alan tarımsal KİT’lerin zarar etme nedenleri ayrı bir tartışma konusu olmakla birlikte bunları özelleştirme yöntemleri ve sonrasında ortaya çıkacak boşluğun nasıl doldurulacağı konusu unutuldu, sadece kamu zarar yükünden kurtulmayı sağlayacak ekonomik bakış öne çıktı. Üretici örgütlerinin zayıflığı nedeniyle de piyasada uzun süreli yaşanacak bir belirsizlik ortaya çıktı, pansuman politik düzenlemelerle bugüne kadar gelinmiş oldu.

  • Tarımda serbest piyasa modeli: rekabet gücün varsa kal, yoksa kara delik kapanmıyor!...
Bu süreçte tarımsal ürünler piyasa düzenlemesinde rolü bulunan KİT’lerden Toprak Mahsulleri Ofisi yeniden yapılandırılarak alım garantisi verilen tarım ürünü sayısı sınırlandırıldı, kurum zararını önlemek için özerk bütçe modeline geçildi. Ticaret Bakanlığı kontrolünde olan Tarım satış kooperatifleri için özerkleştirme düzenlemesi yapıldı, tarım kredi kooperatifleri oluşan boşluğu doldurmak için “ortak ürünlerini değerlendirme” düzenlemesi ile tarımsal pazarlamaya yöneldi, üretici örgütlerinin üst örgütlenme ve finansman sorunları çözülemediğinden ürün ve girdi piyasa düzenlemesindeki rolleri ve etkileri yetersiz kaldı.

Şubat 2001 dönemine kadar “desteklemeler kara bir deliktir, ne versen yutuyor” siyasi bakışı ve KİT’lerin kurum zararları dolayısıyla destekleme alımı yapılacak tarım ürünü sayısı üçe düşürülmüşken bu tarihten sonra Doğrudan Gelir Desteği (DGD) uygulaması ile tüm tarımsal desteklemelere son verilerek sadece alan bazlı destekleme uygulamasına geçildi, ürünü ne olursa olsun sahip olunan tarım alanı üzerinden dönüm (1 dekar) başına yeni geliştirilen Çiftçi Kayıt Sistemi (ÇKS)’ne dâhil olan tüm çiftçilere para ödemesine geçildi. Çok kısa süre sonunda ÇKS sistemi kalmasına karşın ödeme şekillerinde ve alan bazlı tek ödeme dışında ayrıca döviz kuru yüksekliği ve maliyet enflasyonu etkisi nedeniyle özellikle gübre ve mazot gibi dış kaynaklı girdilerin zorunlu olarak desteklenmelerine devam edilmesine karar verildi.

Günümüzde gelinen noktada ise üreticinin neredeyse her alanda desteklenmesi uygulaması sürdürülmesine karşın aynı işletmeye toplam olarak ne kadar destek sağlanmış olduğu ve toplam gelirinin ne kadarının desteklemelerden kaynaklandığı konusu ürün ve işletme bazında ve ulusal düzeyde henüz çok net değildir.

  • Ülkede bir tarım hukuku alanı var… mı? Sorunları tetikleyen kaçak bu mu yoksa..?
Tarımsal piyasaların koordinasyonunu tarımsal girdi ve ürün arz ve talep durumunun bir anlamda koordinasyonunu sağlayan KİT’lerin piyasadan çekilerek alan boşluğu oluşturması konusu ve destekleme sistemindeki çok sık değişim durumu yanında, aslında tarım hukuku açısından çözüm bekleyen bazı sorunlar da tarım sektörünün yaşanan sorunlarını daha da katmerli bir hale getirdi.

  • Tarım işletmesi bilmecesi … 1923’den 2020’ye …
Örneğin tarım işletmeleri, akademik ve yasal tanımlarda yer bulmasına karşın ekonomik bir bütün olarak henüz diğer ticari işletmeler gibi tescilli ve numaralı değildir. İşletmelerin sahip olduğu tarım parsellerinin coğrafi koordinatları belirli, tapulama ve kadastro sorunları büyük oranda belirlenmiştir. Ancak henüz sahip olunacak bir işletme numarasına göre bir tarım işletmesinin; ticari sicilde firma tipi kaydı olan tohum, fide, fidan, çiçek vb alanlarda çalışanlar hariç ne kadar tarım alanına veya kaç numaralı parsellere veya arazi paftalarına sahip olduğu konusu açık değildir. Üretici belgesi bellidir, arazi tapusu bellidir ancak bunların tamamının kayda alındığı işletme numarası yoktur. Sonuç olarak üretici sayısı, işletme sayısı olarak değerlendirildi, bir üreticinin sahip olduğu toplam tarım alanı da toplam işletme alanı olarak değerlendirildi. Dolayısıyla bir işletmenin kayıtlı işletme numarasına dayanarak makro ve mikro ekonomik tarımsal verilerini takip ve yönlendirme işi zorlaşmış oldu.

  • Topraklarımıza dokunmayın !…
Tarımın en önemli üretim faktörlerinden birisi olan “toprak” konusundaki hukuki değişkenlik, kararsızlık ve karmaşa da tarımın yapısal sorunları arasındaki yerini devamlı korudu. Tarım dışına kayma, amaç dışı kullanım, parçalanma, toprak koruma, mülkiyet rejimi, mirasla bölüşüm, arazi değerleme, satış izinleri, işletme ekonomik bütünlük sınırı, asgari tarımsal gelire esas büyüklük, vergilendirme ölçekleri, belediye mücavir alan uygulamaları gibi pek çok taşınmaz mülkiyet konuları tarımsal işletme bağlantılı olarak devamlı kamuoyu gündeminde yer aldı. İşletme hukuki statüleri netleşmediğinden en önemli işletme sermaye öğesi olan tarım toprağı konusu işletme yaklaşımından bağımsız olarak ayrıca ele alınmak zorunda kalındı. Bu durum da tüm çözümlerin sürdürülebilir olmasına engel oluşturdu. Zorunlu olarak “hiç değilse tarım toprağını koruyalım” bakışı öne çıktı ve toprağın sadece fiziki büyüklüğünü koruma ve daha fazla parçalanmasını önlemeye ilişkin yasal düzenlemelere gidildi. Nitekim 2000 yılı sonrasında sırasıyla 5403 ve 6537 Sayılı Yasalar da bu amaçlarla oluşturuldu. Gelinen noktada, tarım toprakları konusu da hala üzerinde hukuken tartışılan ve çok sık odak konusu hale gelen bir cazibeye sahip olma özelliğini sürdürmektedir.

  • Hem çiftçi hem de hoca ?… oh ne ala dünya !…
Benzer sorun veya yaklaşım “üretici” veya “”çiftçi” kimliğini tanımlamada da söz konusudur. Kimler üreticidir veya çiftçidir, kimler sayılamaz? Çiftçi meslek odası sayılan Ziraat Odaları Kanunu’na göre belge alan tüm kişiler denilebilir elbet. Ancak bunun ana faaliyet alanı, toplam işletme gelirinde tarım oranı, alan veya hayvan sınırlılığı, üretici deneyimi vb gibi kısıtları konusunda herhangi bir düzenleme de bulunmamaktadır. Yani bugün çiftçiyim yarın değilim, ya da tam tersini diyebilirim.

  • Tarım işçisi kim ki ?  Yasalara mı soralım …
Aynı şekilde tarım işçisi konusu için de benzer boşluklardan bahsedilebilir. İş Yasası tüm işçileri kapsar ancak tarım işlerinde ise 50 ve daha fazla sayıda işçi çalıştıran işyerlerini kapsama alır. Yani bireysel olarak tarım işçisi yasaya göre işçi tanımı kapsamına girmez ve yasanın getirdiği koruyucu düzenlemeler tarım işçisini bu nedenle koruyamaz. Bu nedenle tarım işçileri için ayrı düzenlemeler (2925, mevsimlik işçi vb) öngörülür. Diğer yandan tam tersine sendikal örgütlenmelere ilişkin yasal düzenlemelerde tarım işçileri ilgili tarım iş kollarında tarım işçileri örgütlenebilir.

Tarım işletmesi, toprak, üretici ve tarım işçisi varsa bir ülkede tarım da vardır. Bunlar sorunlu ise tarım da sorunludur. Pansuman önlemlerle yapısal sorunları çözme ihtimali yoktur. Çözüm geciktikçe sorun da derinleşmekte, tarafları üzecek radikal politik önlemlere ihtiyaç duyulacak noktaya doğru sürüklenmektedir. Zaten geçmişten gelen ötelemeler nedeniyle maalesef sorunlar da günümüze kadar taşınmıştır.

Tarımsal fiyatlardaki istikrarsızlık ve çok sık dalgalanma eğilimi göstermesi sorunu da bu sürecin günümüze yansıyan çıktılarından sadece birisidir. Uzun dönemde yapısal sorunların devamı halinde benzer dalgalanmalarla çok sık karşılaşılabileceği söylenebilir.

  • Peki o zaman, … neler oldu bu fiyatlara … niçin çıldırdılar ki? … Doğrular ve yanlışlar…
Ancak kamuoyunda gündeme gelen şekliyle, tarımsal fiyatlardaki “kısa dönemli” etkiye sahip dalgalanmaların nedenleri de genel ekonomik teoriye uygundur, gerekçeli açıklaması da kuşkusuz vardır. Mesele konuya kimin, hangi amaçla, nereden ve hangi bilgi zemininde bakmaya çalıştığıdır. Bir bardak suda fırtına koparma becerisi ancak sahte doktorun hasta tedavisine benzemektedir. Uzun dönemde “ne olacak bu tarımsal fiyatların hali” sorusunun cevabı ile günlük pazarda karşılaşılan “neler oluyor bu fiyatlara” veya “fiyatlar çıldırmış olmalı” endişesinin cevabı veya nedenleri aynı şey değildir. Antalya’ya kepez üzerinden bakan görme sorunlu birisinin, sanayi sitesi üzerinde gördüğü ufak bir dumandan hareketle “tüm Antalya yanıyor” bakışına sahip olup panikle tüm itfaiye birimlerini harekete geçirmeye çalışması gibi bir şeydir.

O halde nedir acaba pazarda görülen tarımsal fiyat meselesinin aslı? Tarım ekonomisi uzmanlık alanında, kısa dönemli şok fiyat dalgalanması durumunda nasıl bakılıyor meseleye?

Gerçekte tarım ürünleri de bir ticari maldır ve dolayısıyla ticaret kanunlarına göre işlem görmeli, genel ekonomik kuramlar olan arz ve talebin piyasa yansımasına göre hareket edilmelidir. Elbette ki piyasa fiyat düzeyi konusu bir aşamaya kadar arz ve talebi yönlendirici etkiye sahiptir. Ya da tam aksine arz ve talep düzeyi piyasa fiyat düzeyinin şekillenmesinde yönlendirici etkiye sahiptir. Ancak bu teorik kuramlar olan “arz ve talep kanunları” tarım ürünleri açısından sanayi ve diğer ürünlerdeki gibi her piyasa dönemi için aynı etkiyi göstermemektedir. Buna karşın, tarım da olsa bu iş bir ekonomi işidir ve bir ticarettir bu nedenle “rekabet gücü yüksek olan ürünler kalsın diğerleri piyasadan çekilsin” bakışına sahip bazı teorisyen uzmanlara (!) da kızmamak gerekir tabi.

  • Ekmek ve patates yerine otomotiv yeriz! …
Zayıf rekabet dönemlerinde üretici üretimden vazgeçtiğinde buğday, un, ekmek yerine turizm yeriz otomotiv yeriz! Dünya krizde ve gıda güvenliği tedbiri nedeniyle diğer ülkeler ihracat yasakları koymamış ise (pandemi nedeniyle gıda stoku tedbiri durumları hariç!) bulabilirsek bastırır parayı ithalat yaparız. Nazımız paramıza geçer, tabi ki bizde olmadığı dönemde ürün de bulabilirsek dış piyasada. Nasıl olsa üretici devamlı tarlada bekler 3 yıl da olsa ara verir çağırınca gelir, tarım dışına kaymaz, kente göçmez, toprağını da satıp gitmez, ülke aç kalmasın diye nöbetini sürdürür, borç harç karnını doyurup sermaye stoğunu harcar.

Olmadı rekabeti zayıf patates ürünü yerine otomotiv, narenciye yerine turistik otel, pamuk ve susam yerine toplu konut ister imar kanunu değişikliğini bekler tarlasının başında. Nasıl olsa Osmanlı toprak yönetiminde esas olan tımar sisteminde ifade edildiği gibi “raiyat oğlu raiyat – köylü oğlu köylü”. Cumhuriyet’in kuruluşundan 1980 liberal ekonomi dönemine kadar “köylü milletin efendisidir”, çünkü bu dönemlerde milli ekonominin temeli tarımdır. O dönemlerde teşhis de kendilerine verilen değer de doğrudur. Ancak şimdi sanki üretici milleti karşılıksız doyuran vakıf kişidir. Kendisi için değil diğer insanların beslenmesi ve mutluluğu için ülkeyi açlıktan korumak için yaratılmış seçilmişlerdir. Vazifeleri ve meslekleri kutsal olup aç kalsalar da hayır işleyip vatandaşı doyurmaktan geri durmazlar, önce komşusunu doyururlar. Ekonomi mi ! … diğer meslekler için olsa gerektir.

  • Fiyatlarda arz ve talep etkisi … yıl boyu meyve sebze … alıştık mı ne?
Tarım ürünü piyasa fiyatı konusu, ürün çeşidine ve o ürün arzının dönemsellik yapısına ve arza müdahale edebilme durumuna göre değişkenlik gösterir. Tarımda bir üretim dönemi kısa dönemdir, üretim sezonu başı ile hasat bitimi arasıdır. Tek yıllık buğday ve çok yıllık meyve için de aynıdır. Bu piyasa döneminde; tabiat koşulları ve biyolojik döngü nedeniyle eğer yetersiz arz durumu söz konusu ise arzı artırma şansı yoktur ancak açık miktar kadar yapılan ithalatla fiyat dengelenir. Tam aksine eğer arz fazla ise de uygun teşvik yöntemleri ve yönlendirmelerle stoklanabilir ve hemen işlenebilir olanlar piyasadan çekilir veya uygunsa ihtiyaç fazlası ihracata yönlendirilir. Kısa dönemde arz esnekliği düşüklüğü nedeniyle talep düzeyi ürün piyasa düzeyi şekillenmesinde temel belirleyicidir. Bu yapı ürünün depolanma, işlenme özelliği ve raf ömrü uzunluğu özelliğine yani çeşide göre değişir. Fiyat düzeyi değerlendirmesinde yılın tamamına bakılır ve genellikle iki hasat arasındaki ortalama fiyat düzeyi dikkate alınır. Ancak hasat dönemi başındaki (1-2 ay) arz yığılmasının doğurduğu fiyat düşüklüğü ile yeni ürünün hasadı başlamadan önceki arz darlığı dönemlerinde (15 gün – 1 veya 2 ay gibi) çok kısa süreli fiyat yüksekliği dalgalanmaları çok sık yaşanır. Bu durum sanki doğum öncesi sancıya katlanma ancak doğum sonrası sevincini de üst düzeyde yaşama sürecine benzer. Acı ve sevinci ayarında yaşayabilmenin en başarılı yolu da en doğru miktar ve zamanlamayı dikkate alarak şekillendirilmiş stok ve dış ticaret politikalarıdır.

Diğer yandan yine kısa dönemdeki fiyat etkisi buğday gibi hububat ürünlerinde benzer özellik taşımasına karşın raf ömrü çok kısa ve üretim dönemi sadece 4-5 ay olan taze tüketim ürünleri olan yaş sebzelerde biraz daha farklı bir etki söz konusudur. Çünkü hem arz dönemi çok daha kısa ve talep çok yüksek hem de arzı taze olarak yıla yayma imkânı yoktur. Kış döneminde örtü altı sebzeciliği yaz döneminde de açık tarla sebzeciliği ile ülke ihtiyacı karşılanır. Son 20 yıldır neredeyse yıl boyunca sebze üretimi devam ediyor ve istenildiği zaman istenilen sebze bulunabiliyor algısı kamuoyunda yerleşmiş durumdadır. Dolayısıyla iki üretim sezonu arasındaki geçiş dönemlerinde çok kısa süreli de olsa yaşanan arz yetersizliği durumlarında talep de bahsedilen algı nedeniyle çok değişmediğinden fiyatlar da yüksek seyredebilir.

Örneğin örtü altı üretim sezonu sonuna doğru kalitesi çok düşük de olsa az miktardaki son ürünün piyasada en yüksek fiyat bulması diğer yandan hasat başındaki en kaliteli ilk ürünün (çok erkenciler hariç) çok düşük fiyat bulup üreticiyi şaşırtması gibi durumlar çok sık yaşanır. Nitekim bu süreç çok uzamaz. Ancak tüketici, örtü altı ve devamında hemen açık tarla üretim zincirine alışmış olup kesintisiz ve mevsime dayalı üretim ortamını veya mevsim sebzesi diye bir kavramı (sağlık yönlü bakanlar hariç) dikkate almadan her sebzeyi talep eder bir duruma gelmiştir. Üstelik taze tüketim talebi sadece hanelerce değil oteller, restoranlar, fast food zincirleri, manavlar, işleme sanayi ve ihracatçılar tarafından da neredeyse yıl boyu sebze talep edilir bir duruma gelinmiştir. Yani yeni normalimiz yıl boyu aynı sebzeyi bulabilme olmuştur. Hal böyle olunca da arzın çok yetersiz olduğu çok kısa dönemlerde ortaya çıkan fiyat artışları da “neler oluyor fiyatlara”, “fiyatlar çıldırmış olmalı” algısını ve söylemini yüksek perdeye taşımıştır. Oysa tarımda modern yöntemler, bilgi ve teknolojiler kullanımı sayesinde sebze arzı yıl boyuna yaymanın konforu yerine maalesef biyolojik kısıtlar nedeniyle çok kısa sürede ortaya çıkan dalgalanmanın getirdiği panik daha fazla görülür olmuştur.

  • Sakla samanı gelir zamanı … eyvah karaborsaya mı düştük? … Doğru depo doğru fiyat …
Tarım ürünleri hasat döneminin ardından bir anda tamamen tüketilemezler ve ürün özelliğine göre süresi değişmekle birlikte depolanabilir olanlar depolanır, piyasa talep ve fiyat düzeyine uygun zamanda periyodik olarak pazara sunulurlar. Meyveler soğuk hava depolarında, hububat ve baklagiller ise serin ortamlarda veya lisanslı depolarda muhafaza edilirler. Depolama işlemi; borsa, kooperatif, depo işletmecisi veya diğer özel firmalara ait depolarda tüccar, üretici veya firma tarafından gerçekleştirilirler. Depo sayısı, kapasitesi, depolanan ürün çeşidi ve miktarı gibi konular kayda ve bildirime tabi olup Ticaret Bakanlığı ile Tarım ve Orman Bakanlığı ilgili birimlerince denetlenir ve izlenirler. Ayrıca ürünlerin toptan veya perakende satış usulleri için farklı yasal düzenlemeler uygulanır. Ancak “depola, çıkar sat, bekle, şu fiyatı uygula” gibi serbest piyasa koşullarına aykırı çok sert kamu yönlendirmeleri söz konusu olmayıp ticari karlılık dikkate alınarak ürünlerin piyasa sunumu gerçekleştirilir. Sadece ihtiyaç halinde çeşitli kamu destekleme müdahalesi yolları ile piyasadaki ürün miktarı ve fiyatları konusunda düzenlemeler yapılabilir. Ancak bu durumda, ekonomik olarak ortaya çıkacak olası firma, tüccar, kooperatif, KİT veya üretici kayıpları karşılanır. Velhasıl aslında depolama ve ürün piyasaya sevk ederek arz ve talep dengesini sağlama, sağlıklı piyasa fiyatını oluşturma konularında bilinmedik bir boşluk yoktur. Tarım ürünlerindeki tüm bu izleme ve kontrol sistemlerine karşın “karaborsa fiyatı oluşumu” ihtimali ve varlığından nasıl bahsedilebilir? Olsa olsa bilinene göz yumulabilir. Ancak bu noktada, ülkenin depolama politikası konusunda; “ulusal ürün depolama kayıt ve izleme sistemi” geliştirilmesi konusundaki açığın da hızla kapatılması gerektiği de söylenebilir.

  • Pazarlama maliyeti üretim maliyetini geçerse … ne olacak şimdi?

Diğer ürünlerde olduğu gibi tarım ürünlerinde de ürün piyasa fiyatı oluşumunda temel yaklaşım; üretim maliyeti, enflasyon ve döviz kuru yansıması, pazarlama maliyeti ve kar payı ilavesidir. Üreticinin temel amacı, bir sonraki üretim dönemi için gerekli olan üretim maliyetlerini karşılayacak ve hiç değilse zorunlu ihtiyaçlarını karşılamaya yetecek geliri sağlayacak bir fiyat düzeyini yakalamaya çalışmaktır. Ancak çok sık olmamakla birlikte bazı normal süreç dışı dönemlerde ve bazı özellikli ürünlerde ürün pazarlama maliyetleri üretim maliyetlerinin üzerine çıkabilir. İşte örtü altı sebze ve meyve üretim faaliyeti de bu istisnalardan birisidir. Ürün pazara sevk aşamasından sonra başlayan nakliye, aracı ve transfer sayısı, raf muhafaza süresi, satışa sunum şekilleri ve yeri gibi pek çok konu ürün kayıplarını artırmakta ve bunların satış fiyatına yansıması sonucunu doğurur. Bir de iklim koşulları ağırlaşırsa kim tutar pazarlama maliyetini? Alışmak gerekir bu duruma, eğer üretici örgütleri üzerinden pazarlama işlemleri sürdürülemez ise elbette. İlk üretimden son tüketiciye ulaşma aşamalarındaki üretici rolü, çoğunlukla bireysel satışı yapıp ürün bedelini alma noktasında sonlanır. Oysa pazarlamanın üretici örgütleri üzerinden sürdürülmesi durumunda, fiyat düzeyi dâhil diğer tüm alanlarda üretici sorumluluğu artar ve üretim maliyeti ile pazarlama maliyeti arasında bir denge kurulabilir. Aksi halde her aşamadaki transferci, kendi kar payını veya hizmetinin bedelini mevcut fiyat üzerine zorunlu olarak bindirir, bu olmaz ise ürünün tüketiciye ulaşması da sağlanamaz. “Haydi üreticiler haydi, tabelada değil uygulamada örgütlenin de bu fiyat paradoksundan tüm ülkeyi çıkaralım” ne dersiniz! Yoksa her kış döneminde biber ve domatesi, enflasyon şampiyonu yapmaya alışıldı mı?

  • Pandemi de nereden çıktı hazır değildik ki! …
Ürün fiyatları konusunda bir de pandemi etkisi oldu maalesef; karaborsa, depolama, tedbir talep artışı, panik panik. Değişen ne oldu? Depolamayı ve nasıl fiyat oluştuğu artık bilindiğine göre anlaşıldı ki panikle arz artmadı da azalmadı da. Yarın alacağımızı bugün gidip aldık. Oysa stok aynı tüketeceğimiz de aynı. İhracat da yasaktı. Demek ki raftaki ürün fiyatlarında oynama var, o zaman denetlenmeli elbette. Eğer arz miktarında stok durumu, yeni ürün hasat etme durumu, yeni ekim yapamama durumu veya olanı ihracata gönderip ürün bulamama durumu gibi ciddi bir dalgalanma yaşanmamış ve de beklenmiyorsa pandemi paniğinin anlamı nedir? Herhalde sosyal medyadan kaynaklanan, AB ve diğer ülke vatandaşlarının gösterdiği tepkilerden etkilenen tüketici davranışı yönlenmesi ve algıda yaşanan değişikliğin panikle pazara yönelmesidir. Elbette bu marjinal durum fiyatlarda kısmi dalgalanma getirdi. Ancak orta ve uzun dönemde panik etkisi geçince dengenin sağlanacağı da aşikardı. Aslında tam da böyle oldu. Pandemiden kaynaklanan arz yetersizliği veya talep patlaması nedeniyle değil enflasyon ve döviz kuru artışının yol açtığı maliyet enflasyonu etkisi oldu, özellikle dış kaynaklı mazot ve kimyasal gübre fiyatları yüksekliği ürün maliyetlerine aynen de olmasa negatif olarak yansımış oldu. Nitekim bu nedenledir ki kamu destekleme politikası ile tarımda maliyet enflasyonu etkisinin azaltılmasına çalışıldı. Sonuçta piyasa fiyatı düzeyinin esas sebebi bu dönemde pandemi değil yüksek enflasyon oldu.

Bahar döneminde ortaya çıkan pandemi etkisi gözleri baklagiller ile yaş meyve ve sebzeye yöneltti. Baklagiller Haziran 15 sonrasında hasada başlandı, bahar döneminde sadece stoktan kullanıldı ve zaten stokların da azalmaya başladığı bir dönemdi. Ancak bu süreçte ihracat amaçlı stoklar da iç piyasaya yönlendirildiğinden yaklaşık 2 yıllık stok ülkeyi sıkıntıdan kurtarmış oldu. Şimdi de piyasalar sakinleşti ve hem stoklama hem de ihracat hazırlığı başlamış oldu. Yaş meyve ve sebzede de arzın son dönemi olduğu bu nedenle zaten fiyatların bir miktar artacağı belliydi. Geçmiş yıllardan çok daha farklı bir gelişme olmazken neredeyse ülkede pek çok aktör tanzim satışçı olmaya karar verdi. Özetle panik panik panik….

  • Son söz

Tarım ürünleri canlı bir materyal olup insan sağlığına uygun biyolojik raf ömrü sınırlı, tarımsal faaliyet ve ürün arzı tabiat koşullarına bağlı ve zorunlu tüketim malı olup beslenme ve yaşamsal önem düzeyi nedeniyle aile bütçesinde en az fedakârlık yapılacaklar arasında yer almaktadır. Hem ürün arzına hâkim değiliz ve her üretim döneminde farklı risk unsurları ile karşı karşıyayız hem de her ne olursa olsun ürün piyasa fiyat düzeyleri karşısında kısa dönemde “arz ve talep esnekliği düşüklüğü” gerçeğini değiştiremiyoruz.

Tüm bu açıklamalar bir bütün olarak değerlendirildiğinde;

  • tarım ekonomisi eğitiminin önemi hala anlaşılamamış,
  • tarımsal piyasalar üzerine inşa edilen KİT’lerin özelleştirilmesi sonrasında özellikle arz kontrolü konusunda ciddi dalgalanma yaşanmış, oluşan piyasa boşluğu üretici örgütlerince doldurulamamış,
  • tarımsal faaliyetin yapıtaşı olan işletme, toprak, üretici ve işçi konuları hukuki açıdan dağınıklık veya belirsizlik sürecinden kurtulamamış olduğu görülüyor.
Hal böyle olunca da tüm resme bakmak yerine, kökleri geçmişte yatan ve çözüm bekleyen pek çok yapısal düzenleme gerektiren konuyu ve bunların günümüze kadar uzanan etkilerini ve yansımalarını ihmal edip neden-sonuç ilişkilerini sadece bulunulan dönemde arama, üstelik konu uzmanı olmadan sanal bilgiçler olarak değerlendirmeye çalışma “ağzı olan konuşuyor” yakıştırmasını maalesef çok doğru bir hale getirdi.

Gelinen noktada, tarımsal ürünler piyasa fiyatının sağlıklı şekillenmesi için orta ve uzun dönemde tarımda belirtilen yapısal düzenlemelerin gerçekleştirilmesi gerektiği kısa dönemde ise acil olarak “Tarımsal Piyasalar İzleme ve Değerlendirme Kurumu” kurarak tüm bu dalgalanmaların sadece bu kurum üzerinden izlenmesi gerektiği söylenebilir. Sağlıkta filyasyon ekibi virüs taşıyıcılarını bulduğuna göre bu kurum da “Tarımda Filyasyon Kurumu” gibi fiyatları oynatanları bulur elbet. Niçin olmasın?

Yoksa ağzı olan konuşuyor! …

MAKALE Yorumları