Aramak İstediğiniz Kelimeyi Yazn!

close
DOÇ. DR. FAİK ARDAHAN
YARINA YOLCULUK
mail_outline : faikardahan@hotmail.com
Dinle

Yayın Tarihi

18.09.2012

Okunma Sayısı

29838

Makaleyi Paylaş

Diğer Makaleler

Paradigma Değişikliği ve Rekreasyon Bizi Mutluluğa Götürür

 

                                                                                      Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var:

Yaşadın mı, yoğunluğuna yaşayacaksın bir şeyi,

Sevgilin bitkin kalmalı öpülmekten,

Sen bitkin düşmelisin koklamaktan bir çiçeği

……

Kucakladın mı sımsıkı kucaklayacaksın arkadaşını,

Kavgaya tüm kaslarınla, gövdenle, tutkunla gireceksin,

Ve uzandın mı bir kez sımsıcak kumlara,

Bir kum tanesi gibi, bir yaprak gibi, bir taş gibi dinleneceksin.

 

Ataol Bahremoğlu

 

Bu yazımda size benim eski öğrencilerimden Burcu Çam’ın anılarından yola çıkarak dünyayı algılama biçimimizi değiştirdiğimizde bizi neyin beklediğini, bunu nasıl yapacağımızı, adına paradigma denilen bu şeyin hayatımızda neye karşılık geldiğini, mutluluk denen şeyin nasıl oluştuğunu açıklamaya çalışacağım.

 

Burcu’ya dalışa başlaması ve dalma ile ilgili düşüncelerini sorduğumda bana aşağıdaki maili göndermişti;

 

Dalışa ilk başladığımda paletlerimi giyerken bile titriyordu ellerim, parmaklarım sıkışmış kan dolaşımında baskı nedeni ile mora doğru ilerleyen beyazlıklar olmuştu ve o an anladım ki adrenalin tüm hücrelerimde, nefesimde, bakışımda, her yerde. Bildiğimi sandığım ama asla bilmediğim bir dünyaya doğru dalış yapacaktım, sır gibi, kimsenin kimseye çok anlatmadığı kendi içinde sakladığı bir dünya deniz. Kalbim göğüs kafesine sığmıyor çoğu zaman, içimde buruk bir  hüzünle en sevdiğim masalın sonunda iyiler kazanacakken kötüler ile berabere bitiyor bu oyun, oyun diyorum çünkü doğa anaya boyun eğiyorum, bir dahaki dalışımda tüm güzelliklerinden bir kadeh daha soframıza bahşetsin diye, derinliklerden yukarıya doğru süzülürken ışıklar Hollywood klasiklerin den  Casablanca'nın ışıklarını anımsatıyor bana, ışığa doğru yüzmek, ilerlemek, kollarını açtıkça ışığı içine çekmek kısacısı gün ışığının tüm  görkemi boyut atlatıyor insana.


Etrafıma baktığımda herkesin yüzünde belirli bir yorgunluk ve tebessüm karışımı o ifade anlatıyor herkesin beyninin içindeki görkemi ve o gün orada herkesin kendi dileklerini suyun derinliklerine bıraktığını ve doğanın haklı sebebini.
En önemlisi ışığın sonunda elini tutan ve seni çıkaran yoldaşının emeği. Bir sonraki dalışa hazırlıyor kainat tüm güzelliği bakıp dalarken ardından. Bütün günü neredeyse uykusuz geçirmeye neden olan o tılsımı bir nefeste anlatamazsın, suyun kulağıma fısıldayış şeklini, bende bıraktığı etkisini, kısacası her şeyi. Suyun altında tek bir insan ve binlerce hayalle dalabilirsiniz, tamamen sizin hayal gücünüze kalmış, bunu yaşama şekliniz, nasılsa vücudunuzu saran bu saydam tabaka tüm kutsallığıyla sizi diplere en diplere götürme şansı veriyor hem de hiç zedelemeden, yormadan ve incitmeden.

 

Bugüne dek yaptığım en iyi iş dalış yapmak.  Yepyeni keşifler eşliğinde, zamanın durduğu bir yer düşünün çok uzağınızda değil neredeyse hemen hemen her gün yürüdüğünüz yolun yanı başında duran denizin tam altında, bizlere her gün keşfedilmeyi bekleyen bu güzellik göz ucuyla bakmaktadır, o bizi keşfetmişken onda suyun altında ki  cevherleri hiç tanımadan nefes almamalıyız bu dünyada, aklımda hep ya 5 metre ileride yeni tılsımlar varsa diye geçtiği için hiç çıkamadım aklımın uç köşesinde ki bu dünyadan o yüzden ayrılış senfonimizi hiç çalmayacağım  bu dünyadan. 

 

Parmak uçlarımdan hücrelerime yayılan beni ferahlatan, serinlik katan ölümsüzleştiren bir duygudur su yüzünün altında olmak. Her yeni dalışta avuçlarımın arasında Aliş Harikalar diyarında bulunmaktadır, bu görsel şölen ve doğa ananın muhteşemliği hayal gücümle örtüşünce denizkızı görmeyi  bekliyorum derinliklerde. Sonra yunuslar geliyor beraber raks ediyoruz beynimde çalan  fon müziğiyle eşlik ediyorum. Bilss yunusların yaydığı titreşimle sesleniyor ruhuma; “like waves to the shore, part of the ocean, the stars high above part of the sky” diyor.

 

Ve ben dileğimi orada ediyorum, kendi eksenimde dönerken hayatın bize bahşettiği mucizeyi tüm su yüzünde  tüm gezegeni hissediyorum, hissetmek için keşfetmek gerek. Keşfetmek içinde su yüzü ile anlaşma yapmak ve parmaklarınızın ucunda ki bu eşsiz görsellik için doğaya dokunmak gerek, kibar ve nazik olursanız sizi sevecektir hem de karşılıksız. Ona içinizden geldiği gibi anlam yüklemeniz yeterli, samimi olun karşınıza çıkan ilk bir kaç kayanın karşına geçin ve ''açıl susam açıl''diyin, kimsenin keşfetmediği bir mağara ile karşı karşıya kalabilirsiniz, sihir gibidir su yüzü yeter ki doğru sözleri bilin.

 

Her bir defasında okumaktan keyif aldığım bir anı bu, sanki her satırını kendim yaşamış gibi hissediyorum.

 

Yazının geri kalan kısmı için önce paradigmanın ne olduğunu tanımlamakla yola başlamak gerek. Doğan Cüceloğlu’na göre paradigma; “bireyin iç ve dış dünyasını (kendisini ve etrafını) yorumlama, algılama ve bilme süreçleriyle ilgili tüm etkenlerin yarattığı örgütlü ve dinamik düşünsel sistem, düzenek” iken, Thomas Samuel Kuhn’a göre; "belli bir bilimsel yaklaşımın doğayı sorgulamak ve doğada bir ilişkiler bütünü bulmak için kullandığı açık ya da örtülü inançlar, kurallar, değerler ve kavramsal-deneysel araçların tümüdür”. Yani paradigma; görebildiğimiz, algılayabildiğimiz, tüm duyu organlarımız ile tanımlayabildiğimiz dünyadır.

 

Elbet paradigma kişiden kişiye, hatta kişilerin bilme ve bilinç düzeylerine bağlı olarak zamanla değişen bir durumdur. Eğer bir şeyi biliyorsanız artık bir başka boyuta geçersiniz. Söz gelimi ufuk çizgisini çok daha yukarıdan söz gelimi Erciyes dağının zirvesinden görebilen birisi için görebildiği ve algıladığı dünya ile Kayseri Ovasında olan birisinden (veya aynı kişinin) daha fazladır. Einstein; IQ’yu (bilişsel zeka kapasitesini) dünyayı algılama kapasitesi olarak tanımlamıştır.  Onun dediği “Ben dünyanın en zeki insanlarından birisiyim ve ben bile dünyanın ve evrenin içindeki tüm ilişkilerin çok küçük bir kısmını, IQ düzeyim kadarını algılayabiliyorum” cümlesi çok manidardır.

 

Paradigmamızı değiştirebilir miyiz? Elbette değişebilir. Paradigmamızı değiştirmek bir nitelikli değişim sürecidir ve bunun hem mantıksal hem de duygusal gerekçelerinin oluşturulması gereklidir. Öncelikle bireyin bu değişime inanması, mazeretlere asla izin vermeden değişimi gerçekleştirmesi ve sürdürmesi gerekir. Nasıl ki sigarayı bırakmak için en az bir tane sağlam gerekçeye ihtiyacımız varsa, paradigma değişikliği içinde en az bir sağlam gerekçeye ihtiyacımız vardır. Bu gerekçeler aslında bizim içsel ve/veya dışsal motivasyon kaynağımızdır. 

 

“Ferrarisini Satan Bilge” kitabında Robin Sharma, gündelik yaşamdan, onun getirdiklerinden bir anlık bir kararla nasıl uzaklaşıp kendi mutluluğunu aramaya başlamışsa, bizlerinde mutluluğu yakalamak, sürdürmek ve kalıcı olmasını sağlamak için hayata bakış açımızı, ilişkileri kurgulama biçimimizi diğer bir deyişle paradigmamızı değiştirmemiz gerek.

 

Bunun birçok yolu var. Sanatla, sporla, kültürel aktivitelerle, yerel yönetime katılarak, sivil toplum kuruluşlarında rol alarak, kişisel gelişim süreçlerinde olarak, aktif veya pasif olarak çeşitli rekreatif etkinliklere katılarak bunu gerçekleştirebiliriz. Öncelikle bunun için mevcut hayatımıza bir GZFT analizi yapmaktır. GZFT analizi; içinde olduğumuz ve sorguladığımız bakış açısıyla sahip olduğumuz güçlü, zayıf yönleri, fırsatlar ve tehditleri görebilmemizi sağlayacak bir yönetim aracıdır.  “Şuan neredeyim? Nereye gitmek istiyorum? Oraya nasıl varırım?” sorularının cevapları bu analizi sonucunda ortaya çıkacaktır. Öncelikle kişi kendini analiz ederek; güçlü yanlarını, sahip olduğu avantajlı noktaları, zayıf yanlarını, yapamadıklarını, eksik olanları, içinde olduğu yaşamı analiz ederek; sağlık boyutundaki, iş ilişkisi ve sosyal ilişkiler boyutundaki, tehditleri, ve bir adım atarsa yakalayacağı fırsatları tespit eder ve bunlara bağlı olarak neyi, nerede, ne zaman, nasıl yapacağına karar verir. Mutlaka hayatın içinde bir durumdan bir başka duruma geçerken GZFT analizinin bilinçli bir şekilde yapılması gerektiğidir.

 

Mutluluk bir sonuç ve süreçtir. Ama daha çok süreç olmalıdır. Söz gelimi çok yorucu da olsa bir dağın zirvesine varma kişiyi hedefine ulaştığı için başarılı kılsa da sadece zirveye varınca yaşanan mutluluk yerine, bu aktiviteden elde edilecek gerçek mutluluk; o dağa gitme fikriden başlayıp, malzemelerin hazırlanması, alış-verişin yapılması, dağa varma süreci, kampı kurma, kampta yemek yapma, çadırın önünde oturup yıldızları görme, esen rüzgarın sesini duyma, sabah erkenden yürüyüşe ve tırmanışa başlama, yürünen yolda görülen her şey,  zirveye varış, oradan gördüklerimiz, geri dönüş ve sonrasındaki her hatırlayışı içine alan bir mutluluğa dönüşmesi gereğidir. Benzer bir şekilde üniversite sınavına hazırlanma süreci birçok sıkıntılı süreci içinde barındırsa da her an adım adım, nefes nefes yaşanarak bireyi ve çevresindekileri nihai mutluluğa götüren bir yaşama dönüşmelidir. Mutluluk algısının da dolayısıyla sonuç odaklı olmak yerine süreç odaklı olmasını sağlamak da bu değişimin parçasıdır. Mutluluğu sonuç odaklı yaşayanlar sadece “mutlu” olurlarken süreç odaklı yaşayanlar “derin ve yoğun bir coşku” yaşayacaklardır.

 

Rekreatif etkinliklere katılma bireylerin fiziksel ve duygusal dünyalarını pozitif olarak etkilenmekte ve bu yaşam doyumlarına da yansımaktadır. Bunu etrafınızdaki kişilerle konuştuğunuzda anlarsınız. Benim lise yıllarımdan beri arkadaşım olan Fikret Şahin’in ata binme süreci artık sadece bir ata binme süreci değil bir yaşama aşkına dönüşmüştür. Onunla sohbet edebilmenizi yürekten isterim, ata binerken hissettikleri cümlelerine, seçtiği kelimelere ve bakışlarındaki coşkuya yansımaktadır. Yaklaşık 15 yıldır tanıdığım Yılmaz Sevgül’ün kaya tırmanışından elde ettiği zevki ancak onu tırmanırken gördüğünüzde, Mehmet Mert’in motordan aldığı zevki Arsız’ın sesini duyduğunda anlarsınız. İsimleri ve onların yaptıkları rekreatif etkinlikleri çoğaltmak mümkün. Aslında çok uzaklara gitmeyip örnekleri dışarıda aramamak lazım. Çocukken oynadığımız oyunları düşünün ne kadar mutluyduk. En çok hangi etkinlikleri, nerede, kimlerle yaparken gerçekten mutlu olduğunuz sorusunu cevaplayın yeter.

 

Hayatımızda değişiklik yapmak ve hayatımıza rekreatif etkinlikleri almak paradigmamızda bir değişim yapmayı gerektirir. Bu değişimi yapanlar mutluluğu yakalayanlardır. Bugün Antalya’da sabah 5-6 da kalkıp denize giden insanlar, parklarda spor yapan insanlar, dağlara gidenler, bilardo oynayanlar, tiyatroya gidenler, o oyunlarda rol alanlar bu değişimi gerçekleştirmiş olanlardır.

 

Yaşamak aynen Behramoğlu’nun şiirinde olduğu gibi olmalı. “Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var, Yaşadın mı büyük yaşayacaksın, ırmaklara, göğe, bütün evrene karışırcasına, Çünkü ömür dediğimiz şey hayata sunulmuş bir armağandır, Ve hayat; sunulmuş bir armağandır insana”.

 

Sıra şimdi sizde. Kendinize koca bir dünya veya minik bir akvaryum yaratın. İçine ne koyacağınıza da siz karar verin.

MAKALE Yorumları