Aramak İstediğiniz Kelimeyi Yazn!

close
YAVUZ ALİ SAKARYA
MELTEM ESİNTİSİ
mail_outline : yavuzalisakarya@hotmail.com
Dinle

Yayın Tarihi

04.09.2019

Okunma Sayısı

2632

Makaleyi Paylaş

Diğer Makaleler

Ne Okuyalim?

Bu Hafta Sırada “Cırnık Köprüsü” Var. Yazarı, Fuat Kemal. Yazarın Asıl Adı Dr. Fuat Kıvran  

YAZARIN ÖZGEÇMİŞİ VE ÖNCEKİ ÇALIŞMALARI

Fuat Kemal (Dr. Fuat Kıvran), 15 Ekim 1951 tarihinde Antalya iline bağlı İbradı ilçesinde doğdu. Aksu Köy Enstitüsü mezunu bir öğretmen çocuğudur. İlkokulu Antalya’nın Akseki ilçesine bağlı Akşahap ve Bademli köylerinde (babasının öğretmen olarak görev yaptığı köyler), ortaokulu Konya Karma Ortaokulu’nda, liseyi Konya Erkek Lisesi’nde okudu.

1975 yılında Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden mezun oldu. Mezuniyeti sonrasında Hacettepe Üniversitesi Beytepe Kampüsü Medikososyal Bölümü’nün ilk hekimi oldu.

1976 yılında uzmanlık eğitimi almak üzere Almanya’ya gitti. Anestezi ve Reanimasyon ile Kadın Hastalıkları ve Doğum bilim dallarında eğitim aldı.1982 yılında Akdeniz Üniversitesi’nde, 1983 yılında Almanya’da Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı oldu.

1983 yılında Türkiye’ye döndü. Askerlik hizmetini Yedek Subay Tabip (Doktor) Asteğmen olarak Erzurum Mareşal Çakmak Asker Hastanesi ve Erzincan Asker Hastanesi’nde yaptı, 1985 yılında Tabip Teğmen olarak terhis oldu.

Askerlik sonrasında Antalya’da muayenehane hekimi olarak çalışmaya başladı.1994 yılında Özel Antalya Hastanesi’nin kurucusu oldu. 1995-2002 yılları arasında aynı hastanenin başhekimliğini yaptı. 2002-2015 yıllarında Antalya’da serbest hekim olarak çalıştı. 2016 yılında İstanbul Arnavutköy Devlet Hastanesi’nde Uzman Hekim olarak görevliyken 17 Ekim 2016 tarihinde emekli oldu.

İyi derecede İngilizce ve Almanca bilen yazar, 2017 yılından itibaren Antalya’da Kaleiçi’nde bir yandan turistik tesis işletirken, diğer yandan da yazma çalışmalarına devam etmektedir.

1986-1995 yılları arasında Antalya’nın yerel gazetelerinde gönüllü habercilik yapan yazar, yazılarını ve haberlerini müstear (takma) ad ile yayınlamıştır.

1986 yılında “Termessos, A Psidian Mountain of Antiquity” isimli kitabın hazırlanmasında Dr.Otto Baur, Mustafa Uysal ve Azmi Buyruk ile birlikte çalıştı. Anılan kitap, Fırat Yayın Tanıtım tarafından İngilizce, Almanca ve Fransızca dillerinde okura sunuldu.

1986 yılında Gazeteci Mustafa Uysal ile birlikte “Antalya, Bir Kentin Portresi” adını taşıyan bir referans (başvuru) ve tanıtım kitabı yazdı ve fotoğrafladı. Türkçe, İngilizce ve Almanca olarak yayınlanan kitabın hazırlanmasında Joyce Haskal ve Dr.Otto Baur ile birlikte çalıştı. (Fırat Yayın Tanıtım, 232 sayfa, 1988 ISBN 975-7532-00-2)

 

Kitabın ön ve arka kapağ

İmza gününde kitabın yazarı Fuat Kemal,

kızkardeşi öğretmen-ressam Ayten Halıcı ile

 

“Cırnık Köprüsü”, yazarın yayınlanan ilk romanıdır. Yayınlarında 2018 yılından itibaren “Fuat Kemal” ismini kullanmaktadır.

FUAT KEMAL’IN “CIRNIK KÖPRÜSÜ” ADLI ROMANI

Yazarın duygu ve düşünceleri, anında okura geçer mi? Bir kitap insanı bu kadar kısa zamanda bu kadar çok sarıp sarmalar mı? Konusu yeri gelir bu kadar insanı üzer, hüzünlendirir, içine alır, sonradan sevindirir mi? “Cırnık Köprüsü” bütün bunları başarıyor. Arkasında hem tıp alanında haklı isim yapmış, hem de yazı alanında kendini kanıtlamış bir bilim, kültür ve sanat insanı var. 

Okuru saran, anında kendine bağlayan bir kitap “Cırnık Köprüsü”, bir solukta okunup bitiyor. Fuat Kemal (Dr. Fuat Kıvran), giderek bozulan toplumda 3 yeniyetme gencin başından geçen olumlu olumsuz olayları ele alıp romanlaştırmış. Yaşamdan kesitler alarak özenle oluşturduğu romanda pek çok konuya değinerek, yeri geldikçe olayları birbirleri ile ilişkilendirerek, her okuyucuya kendi yorumunu kendinin yapması için fırsat tanıyarak ilerliyor, herkeste farklı izlenimler yaratan kitabını yazarken ilham aldığı kaynakları açıklıyor, örnekleri paylaşıyor, kitabın hikâyesini ve okuyucuya vermek istediği mesajı da üstü kapalı olsa da veriyor. 

Zaman zaman satır aralarındaki eleştirel cümleler okuyucuda kendini ve çevresini sorgulama isteği uyandırırken, konular arasındaki geçişin sadeliği ve karakterler, “Cırnık Köprüsü” kitabı ile okuyucu arasında farklı bir bağ oluşmasına neden oluyor. Yazar, sadece insanları değil, “İskender” adını verdiği arabası kırmızı vosvosun da belleklere kazınan etkisini kaleme almış. Bunu zevkle okuruyla paylaşıyor. Hatıralar, acılar, yanlış kararlar, cesaret ve vefayı konu alan “Cırnık Köprüsü”  giderek artan bir okur kitlesi ile buluşuyor, ilgi görüyor,  her ortamda beğeni iletileri alıyor. Hızla ikinci baskıya doğru ilerliyor. Uyandırdığı ilgi ile yazarın başka kitap taslakları için de teşvik edici oluyor. 

 

Cırnık Köprüsü (Antalya)

Fuat Kemal’in  (Bizim tanıdığımız Dr. Fuat Kıvran’ın) “Cırnık Köprüsü” adlı kitabı nohut çekirdek gibi bir kitap ve göz açıp kapayana kadar geçen zamanda okunuyor. 200 ü geçkin sayfadan oluşan kitap, inanın göz açıp kapayana kadar da bitiyor. Öncelikle kitabın çok akıcı bir dili var. Her bölüm beklenmedik sürprizlere gebe. Yazar, sayfalar ilerledikçe, sürekli soru sorduruyor, arkasını merak ettiriyor, sayfalar akıp gidiyor. İnsan başlayınca kesinlikle bitirmeden edemiyor. Kitaba ve konu edilen olaylara kendini kaptırıyor. Yemeden içmeden kesiliyor, kesintisiz okuyor. Kitap, insanı sarıyor, sarmalıyor. 

Konu dünden bugüne akan, hüzün, acı ve sevgiyi harmanlayan ve olan biten her şeyi kıvamında sunan bir kitap. Biz, bu ilk romanında "Fuat Kemal" adını kullanan Dr. Fuat Kıvran'ı daha önce yazdığı dopdolu içerikli kitaplarından, ortak çalışmalarından tanıyor ve takdir ediyorduk, kültür ve sanata katkısını, içinde yaşadığı, çok sevdiği ve kendini borçlu hissettiği kente yönelik çok tanıtım yazısı yazdığını, imece usulü çalışmalara katkı koyduğunu biliyorduk, yazımını anlatımını seviyorduk, ama doğrusu ben oturup bir roman yazacağını asla düşünmüyordum. Bir tıp doktoru olarak yoğun işleri arasında buna zaman ayıracağını tahmin etmiyordum, ama demek ki emekliliğini bekliyormuş. Bizleri şaşırtmak için. Doktorum, güzel anlatımı ile onu da başardı. 

Kitabı okuyunca, kullandığı dili, kurduğu cümleleri ve konuları birbirine bağlayışını görünce, kesinlikle olay atlamayan, gözlemleri çok kuvvetli, neyi nereye yerleştireceğini, olaylar kilitlendiğinde nasıl bağlayacağını, işin içinden nasıl sıyrılacağını bilen usta bir romancı ile karşılaştığımı söyleyebilirim. Kitap beklediğimden çok daha fazlası idi.

Neden öykü ya da roman yazmakta bu kadar gecikti o zaman diye sormadan edemiyorum. Bu değerlendirme yazısını yazarken, kitabın konusundan, içeriğinden söz etmeyeceğim. Sadece romanın başkahramanı bir vosvos diyeceğim. Başına gelen pişmiş tavuğun başına gelmiyor. Ne maceralar yaşıyor, neler! Vosvostan roman kahramanı olur mu demeyin, oluyor, hem de öyle bir oluyor ki, romanı sonuna kadar sürükleyip götürüyor. Döndürüp dolaştırıp duruyorum, ama romanın konusu çok ilginç. Okuyunca anlayacak, bana  hak vereceksiniz.

Romana adını veren "Cırnık Köprüsü" de olayın geçtiği ana mekanlarda biri. Okuyun, iyi ki, yeni çıkan bu kitap hakkında bizi bilgilendirmişsiniz diyeceksiniz. Bu kitap, Dr. Fuat Kıvran için denemenin dışında yepyeni bir sayfa bence. Kısaca söz edilip geçiştirilecek bir kitap hiç değil. Üzerinde durulacak bir kitap.

Ha unutmadan onu da söyleyeyim, Fuat bey, asıl mesleği olan doktorluğu da kitap içine gerekli yerlere serpiştirerek, gerekli açıklamaları yaparak gerekli yerlerde adeta konuşturuyor. Tabii insanlar gibi gibi vosvosun hasta olduğu yerler de var. Uzun tedavi gerektiren başka şanssız hastalar da, olumsuz olaylar ve doğru ve yanlış tavırlı insanlar da var. Hadi beni daha fazla konuşturmayın. Kitabı hemen alın ve zevkle okumaya başlayın. Bence aldığınıza değecek.

Fuat beyi bu başarılı çalışması için öncelikle gönülden tebrik ederim. Kendisini çok başarılı bulduğumu, başka eserler de beklediğimizi söylemek isterim. İçindeki yetenekli yazarı sadece kendine saklamasın, tüm dünya ile paylaşsın derim. Hem de bu kadar uzun süre bekletmeden.

Kitapta önemli bir nedenle istemedikleri halde birbirlerinden kopan bir ailenin bireylerinin, sabırla birbirlerini aramaları konu ediliyor. Bunlardan biri romanın üç genç kahramanından da biri.  

O, “Antalya’nın bunaltan Ağustos sıcağına inat arabadan çıkmaz, delikanlıların üçüncüsü ve en küçüğüdür. Düden Çayı’nda serinleyen arkadaşlarını arabanın penceresinden izlerken, bir türlü anımsayamadığı geçmişini, yaşayıp yaşamadığını bilmediği annesini, babasını, yapayalnız geçirdiği günlerini ve belirsiz geleceğini düşünür, umutla bekler.”  Bekler, bekler, bekler.

“Tarihi Cırnık Köprüsü, yanına asıl büyük köprü yapıldıktan, trafik onun üzerine aktarıldıktan ve restore edildikten sonra insanların ve araçların bir yerden diğerine geçişine artık yardımcı olamamaktadır. Bugün yalnızları oynayan köprü, bu roman sayesinde köprü olmanın birleştirici özelliğini, farklı anlamda da olsa yeniden gösterebileceği bir şans yakalamıştır bu sıcak günde. “Çayırların üzerinde Hicaz narı gibi kızaran vosvosun içinde bulunan kimi kimsesi olmayan çocuğun bilinmeyen geçmişi ile geleceği arasında bir köprü olarak kurgulanmıştır. Öykü öyle kurgulanmıştır. Yazar, kurgu işini inanılmaz bir başarı ile gerçekleştirmiştir”. Bu arada romanın odağında bulunan “kırmızı vosvos”, yazarın kendi arabası olup, bütün sevimliliği ile roman bitene kadar üzerine düşen görevi hakkıyla yapar. İnsanları yarıyolda bırakmaz. Bir iki basit önlemle yeniden yola koyulur. Yazar, kendi arabasını romana kahraman yapmıştır.   

KİTABA İLİŞKİN SAPTAMALAR

Bir kere yazar, Antalya’yı, Kaleiçi’ni adım adım dolaşmış, ev ev, sokak sokak, tanıyor. Roman kahramanı üç genci konuştururken, çekik gözlü kısa boylu turistleri görünce, “Bunların hepsi biribirine benziyor, boyları, yüzleri, yüzlerindeki kırışıklıkları, herşeyleri aynı. Kimin kim olduğunu nasıl ayırt ediyorlar? Bana hepsi aynı gibi geliyor, bunlar birbirlerini nasıl karıştırmıyorlar?” diye başlatıyor konuşturmaya. Kitabın sonunda da yanıtı verdirtiyor.

“Uzaktan bakanlar gördükleri ortak özellikler nedeniyle insanların hepsini aynı sanıp önyargılar geliştirebilirler. Aslında birey olarak farklıdırlar. Önyargılarla hareket edip tamamına aynı gözle bakmamalıyız. Benzerliklere dayalı genellemeler ve peşin hükümlerle karara verirsek, yanılabiliriz, haksızlık yapabiliriz.” Diyor. Kitap boyunca birkaç yerde bunun örneklerini veriyor, daha doğrusu romanın içine bütün bunları yediriyor.     

Yazar, bir kere çok iyi bir gözlemci, açıklamaları yaparken, Antalya’yı, Kaleiçi’ni, Doğu Garajı’nı, Antalya’nın antik dönem mezarlığını (nekropol alanını), Torosları en ince ayrıntısına kadar şiirsel bir dille anlatıyor.

Kitabın 36, 37 ve 38 inci sayfalarında “Cırnık Köprüsü” başlıklı bölümde batı Toroslardan (Bey dağlarından), boğazlarından , düdenlerinden, çaylardan derelerden söz ederek lafı  asıl konuya “Cırnık Köprüsü ”ne getiriyor. Nasıl mı? Bakın bakalım. Anlatımın güzelliğine, bizzat kendiniz tanık olun:

“Batı Toroslar, Antalya’yı kuzeyden kuşatır. Eşsiz güzellikteki bu dağlar, denize dimdik, balıklama dalarlar. Kuzeyde ise, düzlüklerin arkasında bekler, geleni gideni seyrederler. Anadolu’nun içlerinden gelen yolcular, Torosların izin verdiği geçitlerden sahile, sahilden gelenler ise, yine aynı geçitlerden Anadolu’nun derinliklerine ulaşırlar. Dağlardaki kekik kokusu, Antalya’da yerini portakal çiçeği ve yasemin kokusuna bırakır. Öyle ki, gözlerden önce burun algılar Antalya’ya gelindiğini.”

Bu güzel anlatım, hız kesmeden devam ediyor:

“Toros dağlarındaki karların erimesiyle oluşan buz gibi sular, küçük derecikler oluştururlar. Sular kalkerli kayaları sabırla oyar, oluşan deliklerden derinlere dalar. Suyun yer altında ne yaptığını kimseler görmez. İzlenmemenin verdiği rahatlıkla tükenmeyen bir sabırla akar, akarken, muhteşem yeraltı nehirleri, mağaralar, yeraltı gölleri inşa ederler. Sarkıtların, dikitlerin batıp çıkan derelerin oluşumu milyonlarca yıl sürer. Yeraltı sularının sakin akanı da vardır, sabırsızlanıp kendini oraya buraya çarparak köpüreni de. Kimileri dev sifonlara dalıp çıkarak, başka bölgelere geçiş yapar, dışarıda neler oluyor diye merak edip yeryüzüne çıkanları da yok değildir.”

Yazar Fuat Kemal, yavaş yavaş “Cırnık Köprüsü”ne gelecek, ama tadını çıkarta çıkarta, okurun ağzına bal çala çala. O zaman biraz daha devam edelim:

“Antalya’nın kuzeyinde “Döşemealtı” olarak bilinen bölge, yeraltı sularının yüzeye çıkıp gökyüzünü kolayca görebilecekleri geniş bir seyir terası gibidir. Sular, “Ben de, ben de görmek istiyorum güneşi” diye mırıldanarak yumuşak toprağı deler, yeryüzüne çıkıp gölcükler oluşturur. Döşemealtı’nda kaç tane gölcük olduğunu bilen yoktur. Çünkü sayıları bir azalır, bir çoğalır.

Yöre insanının bu gibi durumlarda uyguladığı temel kural devreye girer. Saymaya gerek yoktur, Kaç olsun? Ne otuz dokuz, ne de kırk bir, ille de kırk. Öyleyse Kırkgöz’dür buranın adı. Gölcüklerin sayısı kırk civarında da olsa, “Hadi birleşelim, güzel bir göl olalım” demezler. Bir yolunu bulup yine kaybolurlar. Hepsinin ulaşmak istediği hedef aynıdır, Akdeniz.”

Çok güzel gidiyoruz. Tamam mı devam mı? Tabii ki devam. Henüz daha gelmedik ki, romanın mekânlarından biri olan “Cırnık köprüsü”ne.

“Batıya doğru akanlar, Solim dağı yönünden gelenlerle birleşir, oynaya zıplaya, pür neşe, tatilcilere, turistlere caka satarcasına doğrudan Konyaları Plajı’na dalar, hem de kumların, çalıların altından. Ağustos ayında 30 dereceye yaklaşan ılık deniz suyunda yüzenler, popolarını ve ayaklarını yalayan buz gibi akıntılarla irkildiklerinde, neşeleri bir kat daha artar.

Konyaaltı plajı yerine Lara’yı tercih eden suların yolculuğu daha maceralıdır. Yaklaşık on beş kilometrelik sorunsuz süren seyahatleri, kulakları sağır eden bir gürültü ile farklı bir havaya bürünür. Metrelerce yukarıdan aşağıya atlayan sular son sürat kayalara çarpar. Çarpan ve çarpışan her damla su, anında milyonlarca minik zerreciğe ayrılıp havaya savrulur. Soğuk sular, soğuk buhar bulutlarına dönüşür. Düden Şelalesi’ni görmeye gelenlerin yüzlerini serin serin okşayan su zerrecikleri, üzerlerine dimdik gelen güneş ışınlarına aynı şefkati göstermez.

O, her şeyi yakan, eriten ve buharlaştıran Antalya güneşinin ışığını hiç acımadan parçalar, lime lime eder. Renk renk ayırır, renkleri sıraya  sokup “Hadi şurada biraz bekleyin, gelen giden görsün, fotoğrafınızı çeksinler” deyip, dev kemerler halinde gökyüzüne asar. Gökkuşağı, Düden şelalesinde hiç eksik olmaz.

Gökkuşağının altında ve üstünde renkler hep aynıdır. Gökyüzü mavidir. Yerin temel rengi ise, her zaman yeşildir. Bitkilerin binbir çeşidi, yeşilin farklı tonlarıyla dantelalar örerler. Su da yeşildir burada, suda yüzen ördeğin başı da.

“Cennet böyle bir yer midir?” diye sormaya gerek duymaz yönetmen. “Budur” der ve kurulur kameralar. Türk filmlerindeki en romantik aşklar burada yeşerir.

Pamuk Prenses ve Yedi Yüceler’in, Yeşil Kurbağa’nın ve Beyaz Atlı Prens’in beyaz perdeye aktarımı burada gerçekleşir.

Yeraltı sularının özgürlüğe uçuşunun coşkusu ile oluşan Düden şelalesi’nden dökülen sular bir süre deli dolu akar, Adları artık Düden Çayı’dır. Uzaktan da olsa denizi görünce, yorucu yolculuğu birdenbire unutup sakinleşirler. Düden Çayı akmaz olur nerdeyse. Yatağına çarşaf gibi serilir, ovanın ve güneşin tadını çıkartır. Canı sıkıldığında, bahçeleri sular, alabalıklarla oynaşır. Kimi zaman, sağ tarafında yanıbaşında akan sulama kanalı ile dertleşmek istediği de olur. Düden Çayı’nın dili olsa da anlatabilseydi, derdi ki sulama kanallarına:

“Eskiden böyle miydi? Ayda yılda bir, bir eşek ya da at geçerdi buradan. Sen daha yenisin. Başka bir şey görmedin ki. Hep araba, hep trafik. Üzerimizden geçmeleri iki saniye bile sürmüyor. Şu taş köprüyü görüyor musun? Bildik köprüler gibi dümdüz değil. Köprü güneye doğru dirsek yapıyor. Önce yükselip sonra alçalıyor. Altında göz şeklindeki kemerlerinden suların geçişine izin verdikten sonra kıvrılıp yeniden karayoluna ulaşıyor.”

“Yıkılmak üzereydi, on yıl kadar önce tamamen yenilendi. Şimdi trafiğe kapalı olduğuna bakma. Şu insanlar ne yapıp edip arabalarıyla üzerine çıkıp kaza bile yaptılar. Ölenler oldu. Neden Cırnık Köprüsü dendiğini ben de bilmiyorum. Tek bildiğim bu köprüyü çok sevdiğimdir.”

Romana adını veren Cırnık Köprüsü, binlerce yıldır doğu ile batıyı birleştiren, uygarlıklar arası sentez oluşturma görevi üstlenen ve gerçek bir köprü görevi gören Anadolu’yu, önemsiz gibi görünen, gösterilmeye çalışılan, ama aslında çok işlevsel olan Anadolu’yu çağrıştırırken, kırmızı vosvos da arkasında yazılı olan “İskender” adından hareketle genç yaşta bilinen dünyayı bir uçtan bir uca fethederek tarihe geçen, asıl amacı Doğu (Pers) ve Batı (Grek) uygarlıklarını bir potada eriterek yeni bir Helen uygarlığı oluşturmayı amaçlayan Büyük İskender’in adını taşıyor. Bence zorluklarla mücadeleyi, başarıyı ve sonunda ulaşılan zaferi simgeliyor.                    

Yazar, 1999 17 Ağustos’unda başlattığı romanı 2015 senesinde bitiriyor. Pek çok badireden sonra bir çeşit mutlu son bu. Rastgelen olaylar çözüme yardımcı oluyor. Bunları kurgulayan yazara hayranlığımız daha da artıyor. Ustaca anlatımını gördükten sonra başka kitapları olda da okusak dedirtiyor.  

Yazarın, bir doktor titizliği ile kılı kırk yararak çevresini gözlemlediğini, ameliyat edeceği hastayı kusursuz bir ameliyat için nasıl hazırladığını, işleri nasıl sıraya koyduğunu, vaktinin çoğunu geçirdiği Antalya Kaleiçi’nde olan biteni nasıl yakın plan gözlemlediğini, olaylara kulak kabarttığını, giderek bozulan, alışkanlıkları değişen, kötüye giden gençliğin durumunu örneklediğini görüyoruz. Bunu asla ders verir gibi yapmıyor, “Ben örnekliyorum, gördüklerimi gösteriyorum, çıkacak bir ders varsa, onu da sevgili okur, bir zahmet sen çıkart, alacağın dersi al, öğreneceğin varsa öğren,” demeye getiriyor. Konuya ders veren öğretmen havasıyla yaklaşmıyor, itici olmuyor. Yumuşak iniş yapıyor. 

Tedavide daha işlevsel olmak, çok sayıda hastanın bakım istediği durumlarda optimal yararı sağlamak üzere kime ya da kimlere öncelik verileceğinin önemli olduğunu romanın başlangıcında iyiliksever insansever, özverili  kahramanlardan Dr. Hakan’ın ağzından açıklıyor: “Hastalar birbiri ardına geldiğinde triaji kim yapıyor?” kilit cümlesini kuruyor.

İlk kez duyduğumuz bu tıp teriminin “Hangi hastanın acilen tedaviye alınacağı, hangisinin bekleyebileceği konusunda karar verilmesi” anlamına geldiğini de bu vesileyle öğrenmiş oluyoruz. Bu öğrendiğimiz tek tıp terimi değil. Başkaları da var.

Tanıdığım kadarıyla, Dr. Fuat Kıvran, aynı zamanda romanın yazarı olan Fuat Kemal, tıp mesleğini ölesiye seven, kendini uzmanlık alanında  çok iyi yetiştirmiş, çevresince sevilen sayılan, görüş ve düşüncelerine önem verilen saygın bir isim. Kendini bilime ve insanlığa adamış, emekliliğine kadar aktif biçimde çalışmış, halen de tıbbi yardıma gereksinim duyan biri olduğunda elinden geleni yapan iyiliksever biri. İşinin hakkını veren adanmış bir meslek adamı.

Bence roman içinde Dr. Hakan’la da yer yer bütünleşen, onun kişiliğinde kendi anlayışını yansıtan biri Dr. Fuat Kıvran. Merak ettiğim gerçekten depremzedelere yardımcı olmak adına baştabiblikten izin alamayınca kendisi için rapor alarak bölgeye ulaşan ve gönüllü görev üstlenen kendisi mi, yoksa romanın konusu gereği o da bir kurgu mu? Romanın konusu o kadar sahici ki, insan kendini bir anda olayların içinde buluyor. Aynı duyguları yaşıyor, empati yapıyor, kaybedince üzülüyor, bulunca seviniyor.

KAFAMA TAKILAN SORULAR VE YANITLARI

Soru: Neden Fuat Kemal, Fuat Kıvran’ın dibi mi çıktı? Kemal soyadını seçerken, Mustafa Kemal, Namık Kemal, Yaşar Kemal, Suud Kemal, Kemal Tahir gibi isimlerin popüler soyadlarının etkisi var mı?

Yanıt: Yazarların ve sanatçıların müstear isim kullanmaları oldukça yaygın. Her birinin kendine özgü nedenleri var. Kendi meslekleri ve yaptıkları işlerle değil de eserleri ile birlikte anılmasını istemeleri bu nedenlerden birisidir. Her kitabında farklı bir yazar ismi kullanan Güney Amerikalı yazarlar bile vardır. Bu yazarlara göre eserin içeriği yazarın isminden daha önemlidir ve yazarın kim olduğu değil, eser ön plana çıkmalıdır.

En fazla sayıda müstear isim kullanan yazarlarımızdan birisi Aziz Nesin’dir. Farklı gazetelerde farklı isimleri yazar adı olarak kullanmıştır. Asıl adı olan Mehmet Nusret Esin’i Aziz Nesin yapan kitaplarıdır. Öyle ki, karşılaştığımız bazı olaylara “tam Aziz Nesin’lik” deriz. Fettane Şatifil, Kerami Pestenkerani, Bahri Filefil, Berdi Birdirbir, Kerim Kihkih, Ord. Prof. Paf-Puf, Dr. Daim Değer, Oya Ateş ve Vedia Nesin diğer takma isimleridir.

Müstear isim kullanan yazarlara bazı örnekler:

Orhan Kemal :Asıl adı Mehmet Raşit Öğütçü’dür. Yıldız Okur, Hayrullah Güçlü, Raşit Kemali isimlerini de kullanmıştır.

Kemal Tahir: Asıl adı Kemal Tahir Demir’dir. Kullandığı diğer takma adlar: Bedri Eser, Körduman. Samim Aşkın, F.M.İkinci, Nurettin Demir, Ali Gıcırlı

Melih Cevdet Anday’ın kullandığı isimler:Yaşar Tellidede, Niyaz Niyazioğlu, A.Mecdi Velet, M.C.A, H.Mecdi Velet, Gani Girgin

Nazım Hikmet Ran’n Kullandığı isimler: Orhan Selim, Ahmet Oğuz Saruhan, Mümtaz Osman, Ercüment Er.

Yaşar Kemal’in gerçek adı Kemal Sadık Gökçeli, Fakir Baykurt’unki Tahir Baykurt... Bu liste Atatürk’ün “Asım Us” takma adını kullanmasına kadar uzar gider.

Dr. Fuat Kıvran isminin ve Kıvran soyadının sizin de belirttiğiniz gibi saygın olduğunu biliyorum. Cırnık Köprüsü’nden önceki çalışmalarımda gerçek ismimi kullandım. Mesleğim dışındaki konularda yaptığım yayınlarda Dr. Fuat Kıvran ismini kullanmam nedeniyle maalesef üzücü eleştiriler aldım. “Biz hasta muayene ediyor muyuz? Ameliyat yapıyor muyuz? Herkes işini yapsın” şeklindeki görüşlerini öğrencilerine söyleyen ve bunu internet ortamında paylaşan üniversite öğretim üyeleri oldu. Doktor kimliğimi romanlarımda kullanmak istemememin bir nedeni de budur. Farklı isim kullanmama ve doktor ünvanıma yer vermememe rağmen “Cırnık Köprüsü” yayınlandıktan sonra “kitaplarınızı imzalarken hastalarınıza ........... mı diyeceksiniz?” tarzında düzeysiz ithamlarla bile karşılaştım. Müstear isim kullanmakla doğru bir iş yaptığımı düşünüyorum. Dr. Fuat Kıvran, Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı olarak kalsın, romanlarımı Fuat Kemal yazsın istiyorum.

Soru: Neden Kemal?

Yanıt: Uygun bir müstear isim bulmak her zaman kolay olmuyor. Birkaç tane öneri arasından Fuat Kemal hemen benimsendi. Kemal çok güçlü, net ve iddialı bir isim. Kalp, yürek anlamına gelen Fuat ile de uyumlu.

Cırnık Köprüsü’nün yayınlanması aşamasında kimi dostlarım ve özellikle yayıncılar gerçek ismimi kullanmanın ticari yönden daha uygun olacağını söylediler. Tanınan bilinen bir kişinin kitabı daha kolay satılırmış. İsimleri bilindiği için ne yazarsa yazsın kitapları çok satılan yazarlarımız varmış. Kitabın, yazar ismi nedeniyle popüler olması yerine, içeriği ile hak ederse okuyucunun tercihini kazansın istedim. Sanırım bu da gerçekleşti. İnternette arama motorlarına girerseniz, Fuat Kemal’in Dr. Fuat Kıvran’ı çoktan geçtiğini görürsünüz.

Soru: Köy Enstitülü bir babanın çocuğu O. Babası da “Çare” adlı enstitü ve öğretmenlik yaşamını anlattığı bir kitap yazmış. Neden “Kıvran” soyadını kulllanmadığını öğrenmek istiyoruz. Kıvran çok saygın bir soyadı.

Köy enstitülü bir öğretmen çocuğu olmak yaşamını nasıl etkiledi acaba?

Babasının öğretmen olması, yetişmesinde ne gibi olumlu katkılar  sağladı?

Yanıt: Köy Enstitüleri kapanıncaya kadar 17 binden fazla mezun vermiş. Bu mezunlardan birisinin oğlu olmam tabii ki, gurur verici. Şu anda yeterince öğrencisi olmadığı için kapalı olan Antalya’nın Akşahap ve Bademli köyü ilkokullarında okuyup iki yabancı dil bilen bir uzman hekim olarak yetişen birisi isem, bunun temelinde başka neden aramak gereksiz. Katkı büyük.

Soru: Neden kırmızı vosvosun adı “İskender?” Bir ilişkisi, bir çağrışımı, özel bir nedeni var mı?

Yanıt: Vosvos’lara sahipleri ilginç isimler verirler. Cırnık Köprüsü’nün kahramanı olduktan sonra  kırmızı vosvosta “İskender” adını aldı. Bu ismi ona romandaki yeni sahibi Dr. Hakan verdi. Çünkü o külüstür vosvos sayesinde Dr. Hakan çok yer gezdi, dostlar edindi, ufku açıldı, bir bakıma Dünya’ı keşfetti, Büyük İskender’in yaptığı gibi.

Soru: Niye daha önce roman ya da öykü yazmayı denemediniz? Neden sanatçı ruhunu bünyenizde 50 li yaşlara kadar hapsettiniz?

Yanıt: Çok yoğun çalışmayla geçen bir hekimlik yaşamım oldu. Yani uzun süre zamanımın tamamını hastalarım için kullandım. Yine de araya bir şeyler sıkıştırmaya çalıştım. Başka bir müstear (takma)  isimle Antalya’daki bir yerel gazetede düzensiz aralıklarla da olsa yazdım. 1995-2000 yılları arasında internette 15 kadar öykü yayınladım. Şimdi emekliyim ve yazmak için daha çok zamanım var. Bir sonraki romanımı 2020 yılında yayınlamayı planlıyorum.

Soru: Dr. Hakan ile ilişkiniz ne düzeyde? Bu olaya tanık olan, kahraman doktor kim? Tanıdığımız biri mi? Gerçek mi, hayal mahsulü mü? Gerçekse, siz misiniz? 

Yanıt: Romandaki Dr. Hakan, ben değilim ve gerçek değil. Öte yandan gerçekten daha gerçek. Hakan karakterindeki özelliklere sahip o kadar çok doktor var ki ülkemizde, kitaptaki Dr. Hakan’ı gerçek gibi algılatan işte o doktorlar.

Soru: Vosvos şimdi nerede? 07 DK 125 plakalı vosvosa ne oldu? Kaç yıllık bir araba? Kaç yıldır siz biniyorsunuz? Adı neden “İskender”?

Yanıt: Kırmızı Vosvos 1998 yılından bu yana bende. 1960 Model. Halen kullanıyorum ve romanın sonunda anlatıldığı gibi yenilendi ve arkasında da “İskender” yazıyor.

Soru: Antalya’yı ve semtlerini romana çok güzel yedirmişsiniz. Bunun da özel bir nedeni var mı? Neden Antalya? Kitap, kenti tanıtım amaçı da güdüyor mu?

Yanıt: Antalya’yı romanda detaylı olarak betimlemem benim için zor olmadı. 1986 Yılında gazeteci dostum Mustafa Uysal ile birlikte “Antalya Bir Kentin Portresi” isimli kitabı yayınlamıştık. O zaman sadece Antalya değil, çevresindeki bütün antik kentleri bir bir gezip fotoğraflamıştık. Doğrudan olmasa bile kentin tanıtımı da var tabii. 

Soru: “Cırnık Köprüsü” adlı kitap, bugünlerde çok aranıyor ve okunuyor. İlgilenenlere kitabı nereden temin edebileceklerini de söyleyelim. 

Yanıt: Antalya’da Ardıç Kitabevi’nde (Valilik Yanında) ve internetten11.com adresinde Talya Yayınevi’nden temin edilebiliyor.

Size yazın yaşamınızda başarılar diliyoruz. Yazmaya daha çok zaman ayırmanızı, içinizde uzun süre sakladığınız,Cırnık Köprüsü ile açığa çıkartığınız sanatçıyı, başarılı romancıyı  artık sessiz soluksuz bırakmayacağınızı umuyoruz. Başarılı çalışmanız için size gönülden kutluyoruz. Yavuz Ali Sakarya 4 Eylül 2019, Antalya    

 

MAKALE Yorumları