Aramak İstediğiniz Kelimeyi Yazn!

close
PROF. DR. TUNCAY NEYİŞÇİ
HAVADAN SUDAN
mail_outline : tneyisci@akdeniz.edu.tr
Dinle

Yayın Tarihi

21.02.2017

Okunma Sayısı

2070

Makaleyi Paylaş

Kentsel Dönüşümün Ekolojisi

Aslında yollar yaklaşık 10 bin yıl önce ilk hayvan evcilleştirilip ilk tohum toprağa ekildiğinde ayrılmaya başlamıştı. Ev ya da yerleşik düzen bunun kaçınılamaz bir sonucu olarak ortaya çıktı. Bir başka ifade ile, insanın doğanın diğer bileşenlerinden farklılaşmasının geçmişi 10 bin yılı geçmez. Günümüzün şaşkınlık uyandıran teknolojik gelişimleri ve devasa kentlerine uzanan karşılıklı dönüşüm sürecinin ilk adımı toprağa ekilen o ilk tohumla atılmıştır. Düne ve bugüne dahil olan her şey yaşanan bu kesintisiz dönüştürürken dönüşme, dönüşürken dönüştürme sürecinin ürünüdür. Yarının da böyle olacağından kuşku yok. Ekoloji bu dönüşme-dönüştürme sarmalını anlamanın yöntemlerini, konut ya da kent ölçeğinde mimari ise mekanını oluşturur.

Ekoloji canlılarla çevreleri arasındaki ilişkileri, etkileşimleri inceleyen bir bilim dalı olmanın çok ötesinde canlı ya da cansız, somut ya da soyut olmalarına bakılmaksızın nesneler, olaylar ve değişimler arasındaki karşılıklı etkileşimleri olası en geniş kapsamda algılamaya, anlamaya ve yönetmeye odaklı bütüncül bir düşünme,  inceleme ve yorumlama yöntemidir. Kentsel dönüşümün ekolojisi (KDE) bu anlamda tasarlanan yapı ya da kentin kendi dışında kalan somut ya da soyut sonsuz sayıdaki etkenle etkileşimlerini, belirli öncelikler içinde, algılama, anlama ve buna göre tasarlama sürecidir.

Günümüzün egemen paradigmasına dönüşmüş,  çok farklı ilgi ve çıkar grupları tarafından sıklıkla kullanılan bir terim olmasına karşın “ekoloji” bilim çevrelerinde bile yeterince irdelenmiş, derinlemesine kavranılabilmiş bir kavram değildir.  Bu “ekoloji” kavramının ağırlıklı olarak ekonomik ve politik amaçlara yönelik kullanımıyla olduğu kadar, kasıtlı olarak yaygınlaştırılan “ekolojik kriz”, “ekolojik denge bozulması” gibi küresel korku alanlarının yaratılmış olmasıyla da doğrudan ilişkili bir durumdur. Ekoloji kavramı konusunda sınırlı ölçüde de olsa ayrıntıya girme ihtiyacı duyulması yazarın ekolog olmasından çok bu öngörünün bir gereği olarak algılanmalıdır.

Ekoloji Nedir? Ne Değildir?

Mimarlığına şairliği de eklemleyebilmiş kültür insanı Cengiz Bektaş dostum tanık olduğum konuşlarının bazılarında kendini 3000 yaşında hissettiğinden söz ederdi. Bu hissiyatıyla o çoğunuza çok yaşlıymış gibi görünse de benim için o asla yeni doğmuş bir bebekten daha yaşlı olamaz. Çünkü bir ekolog olarak ben kendimi 14,6 milyar* yaşında (Bektaş’tan 5 milyon kez daha yaşlı) hissediyorum. Sevgili dostum Cengiz Bektaş ile aramızdaki bu muazzam yaş farkı aslında uğraşı alanlarımızın farklılığından kaynaklanıyor. Mimar Bektaş, doğal olarak kendini 3000 yıllık kültürel birikimin mirasçısı, ya da daha doğru bir anlatımla, ürünü olarak algıladığından 3000 yaşında hissediyor olmalı. Bir ekoloğun 14,6 milyar yaşında olduğunu iddia etmesi  kendini “Büyük Patlama”dan günümüze yaşanmış tüm süreçlerin, etkileşimlerin mirasçısı ya da ürünü olarak tanımlamasıyla ilgilidir. Mimar Bektaş, haklı olarak, kültürel evrimi kendi miladı olarak kabul ederken, ekolog Neyişçi, kimyasal, fiziksel, biyolojik, kültürel evrimleri de içerecek biçimde kozmik evrimi kendi miladı olarak görüyor. Aslında evrenin canlı ya da cansız tüm bileşenleri, yani şu an itibariyle var olan her şey, 14.6 milyar yıldır süregelen kesintisiz bir sürecin her anı ve her zerresini içerecek biçimde, bir hidrojen atomunun değişim-dönüşüm ürünlerinden başka şeyler değillerdir. Karşılıklı etkileşimleri inceleyen “ekoloji” bilimi ya da düşünme biçimine göre, canlı ya da cansız, büyük ya da küçük gibi ayrımlardan bağımsız olarak hepimiz aynı yaştayız.

Bugünkü bilgilerimiz çok kısa sayılabilecek bir süreden beri çok küçük bir parçasını oluşturduğumuz evrenimizin yaklaşık 14,6 milyar yıl önce “Büyük Patlama” adı verilen bir olayla birlikte kurulmaya başladığını ortaya koyuyor. Büyük Patlama ile birlikte varlık kazanan zaman, mekan ve doğa yasaları evrene dağılan çevre koşulları sürekli değişen hidrojen atomlarını sürekli değişim-dönüşüm sürecinde tutarak, Bektaş ve Neyişçi’de dahil tüm çeşitliliğiyle var olan (cansız, canlı) her şeyi üretmiştir. Evrim değişen çevresel koşullara yanıt üretebilme, uyum sağlayabilme sürecidir ve belirli bir zaman kesitinde, sadece doğru yanıtı üretebilmiş ve doğru uyum mekanizmalarını geliştirebilmiş başarılılarca temsil edilir.

Ekosentrik Yaklaşım

Kendi türümüz dışında olup bitenleri derinlemesine kavrayıp anlayabilmenin en çetin yanlarından biri, kendimize ait tanım ve kavramların esaretinden kurtulabilmektir. Örneğin bitkilerin yapraklarının yeşil olarak tanımlanması insana ait yani insan merkezli bir tanımlamadır. Aynı yaprak gözü daha farklı (kızılötesi) dalga boyundaki ışık bandına duyarlı baykuşa kırmızı olarak görünebilir. Bir tilkinin bir tavşanı parçalamasını vahşet olarak tanımlarız oysa çita için olay bizim salata yememiz kadar olağandır. Felaket olarak adlandırdığımız yangınlar savanları oluşturan bitki türleri için özlemle beklenen bir olaydır.

Her canlının dünyası kendine özgü ve diğerlerinden önemli ölçüde farklı olduğu gibi,  kendini ilgilendiren nesne ve olaylarla açık diğerlerine kapalıdır. Benim algılayamadığım kokuları köpeğin, ışığı baykuşun algılayabilmesi, bukalemunun algıladığı dünya ile benim algıladığım dünyanın birbirinden çok farklı olabilmesi bu farklılıkların somut kanıtları olarak kabul edilebilir.  Bu nedenle, kendi dışımızda olup bitenleri kavrayabilmek için, aynı nesne ya da olayı farklı gözler ve farklı değerlerle de algılayabilme yeteneğinin geliştirilmesi gereklidir. Karşılıklı etkileşimleri inceleyen bir dal olan ekolojiyi diğer dallardan ayıran en önemli özellik budur ve Bektaş ile Neyişçi arasındaki algılama, hissetme farklılığını açıklar.

Ekolog anlamaya çalıştığı bir nesne ya da olayı bir kürenin merkezine koyar ve ona küre üzerindeki tüm noktalardan ayrı ayrı bakmaya çalışır. Aynı nesne ya da  aynı olay her noktadan az ya da çok farklı görünür.  Ancak anlamak için bu zahmetli çaba yeterli olamaz. Aynı nesne ya da olaya küre üzerindeki tüm noktalardan bu kez de sonsuz sayıdaki farklı gözlerle, Ahmet’in, Hasan’nın, Jane’in, ağacın, rüzgarın, kuşun, kireçtaşının  vb gözleriyle bakmak zorunluluğu vardır. Bir ekolog için nesne ya da olay ancak bu zorlu ver sabır isteyen çabalardan sonra anlaşılabilir.  Burada nesne ya da olaya farklı noktalardan farklı insan gözleriyle bakmak insan merkezli (Antroposentrik) yaklaşımı, insan dışı farklı gözlerle bakmak ise insana ait tanım ve değerlerin geçerli ve anlamlı olmadığı ekosfer merkezli (ekosentrik- buna biyosentrik de denilmektedir) yaklaşımı temsil eder.

İster doğal ister inşa edilmiş olsun tüm ekosistemlerin işleyişlerinin anlaşılabilmesi, ekosentrik bir yaklaşımı gerekli kılarken, ekosistemleri yönetme insana ait değerler üzerine oturan antroposentrik bir uygulamadır.  Ekolojik olayları ya da her ölçekteki ekosistemleri ekosentrik yaklaşımla (insana ait -büyük-küçük, iyi-kötü, siyah-beyaz gibi-tüm tanım ve değerlerden bağımsız olarak) derinlemesine anlamadan, çoğunlukla yapıldığı gibi, salt antroposentrik (insana ait) değerlerle anlamaya çalışıp, yönetmeye kalkışmak ekolojik sorunlara çözüm üretemeyeceği gibi ekolojik krizlerin kronikleşmesine yol açan temel nedeni oluşturur.

Ekosentrik yaklaşıma göre, ekosistemler üzerinde insanın neden olduğu etkiler diğer canlı ya da cansız bileşenlerin neden olduğu etkilerden özde pek farklı değildir. Ekosferin tüm canlı bileşenleri nesillerini sürdürebilmek temel güdüsüyle, ekosferle aralarındaki etkileşimin yoğunluğuyla orantılı olarak, ekosferi etkilerler ve ekosferden etkilenirler. Canlılar aleminin %90’nından daha büyük olan insan gelişmiş beş duyusuyla ekosferin çok geniş bir bölümünden etkilenmekte ve doğal olarak çok geniş bir bölümünü de etkileyebilmektedir. Bireyler ya da popülasyonlar nesillerini tehdit eden olumsuzluklarla baş edebilmelerini sağlayacak adaptasyon mekanizmaları geliştirirlerken, çoğalma ve yayılmalarına izin verebilecek her türlü fırsatı da değerlendirirler. Örneğin, iklim değişimine neden olabilecek etkinliklerde bulunan insanın, bunun kendi neslini tehdit edici sonuçlar üretmeye başlamış olduğunu fark edip  önlemler almaya başlamasıyla suyun kıtlaşması durumunda bitkilerin daha az suyla yaşamlarını sürdürebilmelerine imkan verecek adaptasyon mekanizmaları geliştirmeleri arasında özde bir farklılık yoktur. Ekomimari, ekokent, yeşil binalar,  gibi kavram ve uygulamaların ardında da buna benzer serüvenler bulunmaktadır.

Teknolojik Evrim

İnsan da diğer canlılar gibi çevresini etkiler ve çevresinden etkilenir. Her ne kadar teknoloji olarak tanımlasak da, insanın ok ve yayı icat etmesi, aslında onun avlanmada başarıyı artırma ya da yırtıcısından (bir zamanlar insanın kendisi de av idi) korunabilme, bir başka ifadeyle, aç kalma ya da kolayca av olup neslini sürdürememe tehdidini bertaraf edebilme zorunluluğunun beslediği biyolojik bir tavırdır. Evrim, bireyin (insan, hayvan, bitki, vb) kendi dışında sürekli değişen tüm dinamiklerle etkileşimi sonucu ortaya çıkan geçici bir uzlaşma durumudur. Çoğunlukla kirlenme ve bozulmaların nedeni olarak gördüğümüz teknoloji aslında insanın neslini sürdürebilmesinin olmasa olmaz biyolojik boyutu olarak da kabul edilmelidir. Ok, kinin, gözlük, MR, atom bombası, gökdelen gibi teknolojiler ya da bu yöndeki çabalar olmadan insan nesli bu çoklukta bugünlere gelebilir miydi?

Bir öncekilerden de etkilenerek geliştirilen yeni teknolojiler hem doğa ve hem de insanın kendisi üzerinde etkili olmuş, insan ekosferin canlı ve cansız bileşenleriyle olduğu kadar kendi ürettiği alet, nesne ve teknolojilerle birlikte evrimleşmiştir. Bu anlamda ekolojik yapılarda dahil teknoloji ürünlerinin insanın biyolojik bir uzantısı olduğunun ve insan neslinin sürdürülebilmesinde önemli bir roller üstlendiklerinin kabul edilmesi gerekir. Beslenme ve sağlık teknolojisinin gelişmesi ortalama ömrümüz ve boyumuzun uzamasına neden olurken,  milyonlarca insana iş imkanı sağlayan motorlu araç üretim ve kullanımı çevresel sorunlara neden olabiliyor. Ancak gözden kaçırılmaması gereken önemli nokta, sorunu yaratan ve soruna çare arayanın aynı insan ve aynı teknolojinin olmasıdır. İnsanı salt tüketen, bozan, kıran, döken bir canavar olarak görmek oldukça yaygın bir görüştür. Ancak bu insanı tek boyutuyla, antroposentrik olarak değerlendirmenin neden olduğu bir yanılsamadır ve ekolojik sorunların anlaşılması ve çözüme kavuşturulmasından çok yeterince anlaşılamaması ve dolayısıyla ekolojik krizin derinleşmesine yol açmaktadır.

Örneğin 1952 yılında Londra’da 4 000 kişinin bir hafta içinde hayatını kaybetmesine yol açan aşırı hava kirliliğinden bugün bir iz kalmamış, bir zamanlar kirliliğiyle ünlü Thames Nehrine yaşam geri dönmüştür. Bu çevresel iyileştirmelerin başarılabilmesi, bu kirliliklere neden olan sanayileşmenin getirdiği zenginlik sayesinde mümkün olabilmiştir. Bu nedenle kalkınma ve çevre değerleri arasındaki ilişkinin iyi anlaşılabilmesi gereklidir. Çevre ve gelişme biri diğerinin karşıtı kavramlar olarak değil biri diğerini bütünleyen kavramlar olarak anlaşılmalıdır. Uygun çevre koruma koşulları sağlanmadan gelişme, gelişme sağlanmadan çevre koşullarının iyileştirilebilmesi olası değildir.

Kentleşmenin Ekolojisi

Birkaç yüzyıl önce gerçekleşen sanayi devrimi ve buna paralel olarak gelişen sanayi toplumu, giderek büyüyen ve kalabalıklaşan kentleriyle, doğa ile insan arasındaki bağımlılığı önemli ölçüde zayıflatarak kırsal kökenli insanın  kentli insana dönüşmesine, ya da bir başka deyişle, evrimleşmesine neden olmuştur. Günümüz insanı artık doğa ya da kırsala değil kente bağımlı bir türdür ve binlerce yıl önceki akrabaları gibi yabanıl doğa ortamlarında, ormanlarda ya da Yunan-Roma yerleşimi koşullarında yaşamını sürdüremeyecek bir konuma ulaşmıştır. Avcı-toplayıcı toplum düzeninden günümüz toplumuna dek uzanan süreç aslında insan ile doğa arasındaki etkileşim ve bağımlılık dönüşümünü net bir biçimde ortaya koymaktadır.

Sonuçta günümüz insanı kente ve dolayısıyla teknolojiye de bağımlı bir türe dönüşmüştür (evrimleşmiştir). Bu nedenle, inşa edilmiş bir ekosistem olan kentler insanların yeni yaşama alanları, yeni habitatları olarak kabul edilmeli ve böyle değerlendirilmelidir. Veriler kırsala oranla daha iyi sosyal ve ekonomik koşullar sunan kentlere olan bağımlılığın giderek derinleşeceğini ve yaygınlaşacağını belgelemektedir. Birleşmiş Milletler tarafından hazırlanan raporlar, kentte yaşayan insanların sayısının, dünya tarihinde ilk kez, kırsal alanda yaşayanların sayısını geçtiğini ve 2030 yılında kentsel nüfus payının gelişmiş ülkelerde %84’e gelişmekte olan ülkelerde ise %56’ya yükseleceğini ortaya koymaktadır. Bu durumda kent günümüz insanı için vazgeçilemez doğal yaşama ortamına ve kısa süreli kaçamaklar dışında zamanının tümünü geçirdiği inşa edilmiş bir ekosisteme dönüşmektedir. Günümüz insanının kent dışında ve teknolojinin sunduğu imkanlardan uzakta yaşamını sürdürebilmesi, bireysel istisnalar dışında, olası görünmemektedir.

Kentsel Dönüşüm

İnsan, temel ekolojik ihtiyaçlarının en ekonomik ve en güvenli biçimde sağlanabilmesi için toplu yaşamak zorundadır. Ekolojik kökenli bu zorunluluk, kültürel boyutun da katkısıyla, mağara yerleşiminden günümüzün büyük kentlerine uzanan gelişim sürecini başlatmıştır. Kentsel yakınmalarımızın büyük bölümünün temelinde, kentlerin ağırlıklı olarak insanın kültürel boyutuna odaklanarak, ancak ekolojik boyutunu göz ardı ederek tasarlanmış olduğu  gerçeği yatmaktadır. Kentlerin ekolojik anlamda insan yaşamını değil, kültürel anlamda ekonomiyi yani rantı temel alarak tasarlanıyor olmaları da aynı gerçeğin uzantılarıdır.

Ormanların salt ağaç toplulukları olmaması gibi, kentler de salt binalar topluluğu değillerdir. Orman da Kent de birbiriyle etkileşen sayısız canlı ve cansız bileşenden oluşan farklı özelliklere sahip, sürekli değişen ve evrilen karmaşık ekosistemlerdir. İnsanın doğal yaşama ortamına (habitat) dönüşmüş olmasına karşın, kent ekolojisine ilişkin bilimsel çalışmaların sayısı, gelişmiş ülkelerde bile, dikkat çekecek oranda düşüktür. İnsanlar ormanlarını ekolojik girdileri dikkate alarak işletmede gösterdikleri titizliği neredeyse, tüm yaşamlarını geçirmek durumunda oldukları kentsel mekanlarını geliştirirken gösterememişlerdir. Kentler ve kentsel yapılar ağırlıklı olarak insanın kültürel talepleri doğrultusunda tasarlanmış, ekolojik talepler yakın zamanlara kadar göz ardı edilmiştir.  Kentsel yaşam kalitesini olumsuz yönde etkileyen bu olgu ekolojik kent ya da bina tasarımı talebinin yaygınlaşmasının da itici gücünü oluşturmaktadır.

Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde kentleşme olgusunun geçmişi on yıllarla ifade edilebilecek kadar kısadır. İstanbul ve bir ölçüde İzmir hariç tutulduğunda, büyük, yani kentleşme baskısının yaşandığı bir kentte doğup, büyümüş olanların sayısı ihmal edilebilecek kadar küçüktür. Cumhuriyetimizin kuruluş yıllarında Ankara’nın küçük bir köy büyüklüğünde olduğu ve bugünkü nüfusları yüz binlerle ifade edilen kentlerimizin doğum tarihlerinin 1960’lı yılların ötesine sarkmadığı bilinen bir durumdur. Bu saptama kentlilerimizin tümüne yakın büyük bir bölümünün kırsal kökenli olduğu gerçeğini de içerir.

Sanayi devrimini tamamlamış gelişmiş ülkelerin insanları yüz yıllardan beri kentlerde yaşamaktadırlar ve bu nedenle köklü bir kent kültürüne sahiptirler. Ekolojik konut ya da kent  talebi ile kentlilik geçmişi ve bilinci arasında doğrusal bir ilişki söz konusudur. 1960’lı yıllarda hız kazanan ve gerisinde sadece yarım yüzyıllık bir deneyim bulunan kentleşme serüvenimiz, gecikmeli de olsa, günümüzde yeni bir döneme geçişin sancılarını yaşamaya başlamış gibi görünmektedir. Ne pahasına olursa olsun baş sokulabilecek bir konut anlayışı, ki buna “Nicel Kentleşme Aşaması” adı verilebilir, yerini yavaş yavaş keyifle yaşanabilir konut ya da kent anlayışına- ki buna da “Nitel Kentleşme Aşaması” denilebilir,  bırakmaya başlamıştır. Kentsel dönüşüm kavramının ortaya çıkışı, içinde konut ya da bina gibi tekillik kent gibi çoğulluk tohumları ve estetik kaygıları da içeren bu dönüşümle örtüşmektedir

Giderek büyüyen, kalabalıklaşan, kirlenen kentler ve hızlanıp mekanikleşen kent yaşamının bizatihi kendisi bedensel ve tinsel yorgunluk (stres) kaynağı olmaya başlamış ve yeni kentsel taleplerin oluşmasına yol açmıştır. Bir yandan kaynakların sürdürülebilir kullanımı paradigması diğer yandan kent merkezlerinden kırsal alanlara ulaşımın giderek güçleşmesi konut ve kent tasarımında ekolojik yaklaşım, doğa dostu ürün kullanımı gibi uygulamaların yaygınlaşmasına yol açmış,  kırsalı kent içine monte etme çalışmalarını teşvik etmiştir. Balkon ve tavan bahçeleri, yüzme havuzları, spor salonları, piknik imkanları, kreşler, geniş yeşil alanlar gibi ürünlerle donatılmış konut üretiminde yaşanan patlama bu yöndeki talep patlamasının uzantısıdır.

Kırsalın kent içine monte edilmesi bağlamında mevcut ve geleceğin kentsel yapı ve mekanları kırsaldan beklenen fonksiyonları da karşılayabilecek ve kentliler ile etkileşime girebilecek ölçek ve nitelikte tasarlanmalıdır. Bu kentsel mekanların tasarlanmasında ekolojik ilkelerin insanlarla etkileşime girebilecek ölçek ve ağırlıkta dikkate alınmasını gerektirir. Bu yeşil alanlar, cadde ağaçlamaları, vb. ötesinde, tüm kentsel mekan, yapı ve yüzeylerin sadece doğa dostu malzemelerle donatılıp,  uygun bitki ve hayvan türleriyle zenginleştirilmesini değil, sıcaklık, rüzgar, nispi nem gibi kentsel yaşam konforunu etkileyebilecek etkenler bakımından da ele alınmasını gerekli kılan geniş kapsamlı bir kavramdır.

Ekolojinin Politikası, Ekonominin Ekolojisi

Biyolojik ve kültürel evrim arasındaki çelişkinin farklı ilgi ve çıkar grupları tarafından gerektiği derinlikte kavranılamamış olması ekolojinin politik ve ekonomik amaçlara ulaşabilmek için yaygın bir araç olarak kullanılabilmesine yol açmaktadır. Bugün, iklim değişimi, nüfus patlaması, biyolojik çeşitliliğin azalması, asit yağmurları, kirlenme, sürdürebilirlik, vb. kavramlarıyla dünya gündeminin ilk sırasına oturan ya da oturtulan “küresel çevre değişimi” egemen “yeşil politika” paradigmasını oluşturmaktadır. Bu paradigmanın kimler tarafından, hangi amaçlarla, ve ne tür bir yöntemle oluşturulduğu, oluşturulma aşamasında zengin-fakir, gelişmiş-gelişmekte olan, bilimsel-bilim dışı, resmi-sivil, vb. ilgili tarafların tümünün katılımının sağlanıp sağlanmadığı, yanıt bulunması gereken önemli sorulardır. Küresel çevre değişimi paradigmasının kavranabilmesine yardımcı olacak bu sorulara yanıt bulabilmek bilim ya da ekonomiden çok politik ekolojinin kapsama alanı içinde kalmaktadır.

Gücü elinde bulunduran ülke, firma, vb. tarafından ekolojik kriz, küresel ısınma, ozon tabakasının incelmesi, tropikal ormanların tahribi gibi çevre sorunları konusunda tasarlanmış ölçüsüz, asimetrik bir duyarlılık ve buna bağlı olarak güçlü bir küresel endişe ya da korku yaratılmıştır. Yaratılan bu korku, ilgili konular çevresinde çoğunlukla, tartışılamayan ya da tartışılmasına izin verilmeyen bir kutsal (dogma) alan oluşturur. Bu kutsal alan genellikle inanç, politika, ekonomi üzerinde olduğu kadar bilim üzerinde de etkili olduğundan sıklıkla kullanılan çok etkin bir araca dönüşmüştür. Radyo, TV, internet, vb iletişim teknolojilerin sunduğu son derecede etkin olanaklar sayesinde, Fransız düşünür Baudrillard’ın altını çizdiği gibi, bilim insanları da dahil olmak üzere, toplumun tüm kesimleri formatlanabilmektedir. Bir başka ifadeyle, toplum gücün istediği yönde düşünen, tüketen, davranan bir sürüye dönüştürülmektedir.

Dünya kaynaklarının çok önemli bir bölümünü tüketen gelişmiş ülkelerin suçlu olarak gelişmekte olan ülkelerin hızlı nüfus artışını, göstermeleri, en yüksek karbondioksit emisyon değerine sahip Birleşik Amerika’nın henüz Kyoto antlaşmasını imzalamamış olmasına karşın, dünya ortalamasının çok altında kalan Türkiye’nin imzalamaya zorlanması politik ekolojinin çarpıcı ve bir o kadar da düşündürücü örnekleridir. Günümüzde tüm versiyonlarıyla ekoloji kavramı büyük ölçüde gelişmiş ülkelerin denetimi altında, onların değer ve doğrularını yaygınlaştırmaya, yaşam biçimlerini kabul ettirmeye yönelik politik bir yapı sergilemektedir.

Bu bağlamda göz önünde bulundurulması gereken bir başka önemli nokta da, çevre teknolojisi ve çevre hizmeti üretiminin, en hızla gelişen ve en çok istihdam yaratan sektör haline gelmiş olmasıdır. Bu sanayi dalını desteklemek için gelişmiş ülkeler dünyanın ekolojik ve çevresel durumunu olduğundan kötü gösterilebilmekte, karamsar tablolar yaratıp felaket senaryoları üretmekte ve gelişmekte olan ülkeleri sınırlı kaynaklarını bu teknoloji ve hizmetleri tüketme yönünde zorlanmaktadırlar.

İnsanın ekosfer ya da ekosistem üzerinde kendinin neden olduğu ve neslini tehdit olasılığı taşıyan olumsuzlukları iyileştirme çalışmaları yanında, bizatihi ekosfer ya da ekosistemin kendisinin neden olduğu ve neslini tehdit edebilecek olumsuzluklara da çözüm arama çabasında olduğunu göz önünde bulundurmak gerekir. Ekolojik ya da çevresel sorunların, diğer canlılarla birlikte, insanın bizatihi kendi neslinin de sürdürülebilmesini tehdit edici boyutlara ulaşmış olması bu sorunlara çözüm üretebilmeyi genetik bir zorunluluğa dönüştürmektedir. KDE sorunsalını anlamaya ve yönetmeye çalışırken insanı ve etkileşim içinde olduğu ekosistemleri bu içerikte bir ekolojik bakış açısıyla kavrama gerekliliği vardır.

Canlıları inceleyen biyolojiden çok farklı bir disiplin olan ekoloji günümüzün en çok kullanılan kavramlarından birisidir. Birçok bilim insanı ya da ilgilinin kendisini 'ekolog' ya da 'ekolojist' gibi sıfatlarla tanımlamayı tercih etmesi bu yaygınlığın somut bir dışavurumudur. Ancak, akademik anlamda bu sıfatı kullanmayı hak edenlerin sayısı çok sınırlıdır çünkü ülkemizde henüz bu unvanları kullanma imkanı verecek eğitim programları açılmamış, açılamamıştır. Otuzun üzerinde 'çevre mühendisliği' ve hemen her üniversitemizin 'biyoloji' bölümlerinin olmasına karşın 'ekolog' yetiştiren tek bir programın bile olmaması ilginçtir.  Bu durum her bölge ve her ölçekte yaşamakta olduğumuz ekolojik kökenli sorunların biyoloji ya da çevre mühendisliği alanları tarafından çözülebileceği yanılgısına zemin hazırlamakta ve sorunların kronikleşmesine yol açmaktadır.

Ekolog ya da ekoloji uzmanı eksikliği, ya da daha doğru bir tanımlamayla, ekolojik bilinç eksikliği içten sorun çözme çabalarının yeni ve daha karmaşık sorunlar üretilmesine yol açmaktadır. Mimari tüm yaşamımızı derinden etkileyen bir alandır. Yaşamımızın giderek artan büyük bir bölümü mimarlar tarafından tasarlanmış mekanlarda geçmektedir. Bu nedenle yaşam ve yaşam kalitesiyle doğrudan ilişkili 'ekoloji' alanı, yaşam ve yaşam kalitesiyle doğrudan ilişkili mimarlık eğitim ve uygulamalarının temel alanlarından biri olmak zorundadır.

Kentler sadece binalar, caddeler, parklar, işyerleri ve AVM'lerden oluşmaz, kültür, gelenek, rüzgar, deniz, travertenler de kentin bileşenleridir. Kentler tıpkı ormanlar, makilik alanlar, sulak alanlar gibi, sayısız bileşenleri ve bunlar arasındaki sonsuz etkileşimleriyle karmaşık birer ekosistemdirler ve bir ekosistem olarak anlaşılmak ve buna göre yönetilmek durumundadırlar. Binaların, caddelerin, parkların ayrı ayrı ekomimari kurallarına göre tasarlanması her zaman bir anlam ifade etmeyebilir.  Kentin bütününün ekolojik ilkelere göre tasarlanması, bina, cadde, park gibi bileşenlerin bu bütün içinde konumlandırılıp,  işlevlendirilmesi gerekir.

Oysa ulusal ya da uluslararası ekomimari ya da ekokent  uygulamaları irdelendiğinde egemen anlayışın ekolojik olmaktan çok biyolojik ya da çevresel temelli olduğu görülmektedir.

Kentler insanların olduğu kadar kuşların, bitkilerin, rüzgarların, yağmurun, okulun, spor alanlarının, süpermarketlerin, ibadethanelerin, sivrisineklerin, ormanların vb. de mekanını oluştururlar ve bu nedenle bir bütünsellik içinde ele alınarak gerçekleştirilmek durumundadırlar.

Yeşil Alan Talebi Ne Anlam İfade Ediyor?

Ne 8 bin yıl öncesinin Çatalhöyük yerleşiminde ve ne de 2 bin yıl öncesinin Yunan ve Roma kentlerinde yeşil alanlara rastlanmamış olması ilginç ve incelenmeye değer bir konudur. Benzeri bir durum Selçuklu ve Osmanlı yerleşimleri için de geçerlidir.

Kentleşme ve buna bağlı olarak kent içi yeşil alan talebi, kentli ile kırsal arasına giderek artan mesafeler koyan sanayi devriminin bir ürünüdür. Kent kalabalığı ve gürültüsüne de tepkiyi içeren kent ormanı talebi yeşil alan talebini izleyen bir olgudur.

Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde kentleşmenin geçmişi on yıllarla ifade edilebilecek kadar kısadır. İstanbul hariç tutulduğunda, büyük, yani kentleşme baskısının yaşandığı bir kentte doğup, büyümüş olanların sayısı ihmal edilebilecek kadar küçüktür. Cumhuriyetimizin kuruluş yıllarında Ankara’nın küçük bir köy büyüklüğünde olduğu ve bugünkü nüfusları yüz binlerle ifade edilen kentlerimizin doğum tarihlerinin 1960’lı yılların ötesine sarkmadığı bilinen bir durumdur. Bir başka ifade ile, kentlilerimizin tümüne yakın büyük bir bölümü kırsal kökenlidir. Kırsal kökenli, deyim yerinde ise, çiçeği burnunda kentlilerde yeşil alan ve orman dahil “yaban” talebinin gerçekçi olmasını beklemek güçtür ve var olduğu varsayılan bu taleplerin, kronik kentleşme geçmişi yüzyıllarla ölçülen ülkelerden “tercüme talep” olma olasılığı çok yüksektir. Mevcut kent içi yeşil alanlar ve günübirlik rekreasyon alanlarının kullanım yoğunluğu, kullanıcı talebi ve kullananların niteliğini ortaya koyabilecek karşılaştırmalı çalışmaların çarpıcı ve paradoksal sonuçlar üretmesi olasılığı çok yüksektir. Gözlemler betonlaştığından yakınılan ve yeşil alanlarının yeterli olmadığı ileri sürülen kentlerde yeşil alanların umulanın çok altında kullanıldığını göstermektedir. Böylesi bir durumda “varsayılan” ile “var olan” talebin, yerel ölçekte karşılaştırılması ve analiz edilmesi  zorunluluk haline gelmektedir.

Kent boyutunda irdelenmesi gereken bir başka konu da 1970’li yıllardan sonra kendini hissettirmeye başlayan bir değişimdir. Yakın geçmişte gelişmiş ülkelerde ve günümüzde gelişmekte olan ülkelerde ağırlıklı olarak bedeniyle çalışan  sanayi toplumu insanı yerini ağırlıklı olarak beyniyle çalışan hizmet toplumu insanına bırakmıştır, bırakmaktadır. Bedensel yorgunluktan beyinsel yorgunluğa geçiş anlamına da gelen bu köklü değişim kent içi yeşil alan kavramında önemli değişimlere neden olduğu gibi, kent ormanları kavramının geliştirilmesinde de itici bir rol üstlenmiştir. Özet olarak, giderek büyüyen, kalabalıklaşan sorunlu kentler ve hızlanıp mekanikleşen kent yaşamının kendisi bedensel yorgunluğun yanında beyinsel yorgunluk kaynağı olmaya başlamış ve yeni taleplerin oluşmasına yol açmıştır. Sonuçta kent yeşil alanları ve kent ormanlarından beklenen oransal olarak daha az karmaşık bedensel yenilenme (rekreasyonun) işlevinin yerini, giderek artan oranlarda daha karmaşık beyinsel yenilenme işlevi almaya başlamıştır. Kent ormanı olgusu büyük ölçüde kent yaşamının dayattığı beyinsel yenilenme gereksiniminin bir dışavurumudur. Dünyanın en gelişmiş ülkesi olarak kabul edilen Amerika Birleşik Devletlerinde, ülkemizle yaklaşık olarak eşit sayıdaki ulusal parkları her yıl 500 milyon kişinin ziyaret ediyor olması bu değişimi kanıtlayan bir örnek olarak değerlendirilebilir. Araştırma verileri ile desteklenen bir başka kanıt ise kronik kentsel sorunlarla baş etmek zorunda olan gelişmiş ülke insanlarının, kent ormanı, milli park gibi kırsal mekanları kullanırken  mümkün olduğu kadar az insanla karşılaşmayı arzuladıklarını ortaya koyan çalışmalardır (Michael, Reiling & Cheng 1994). Gelişmiş ülkelerin aksine, ülkemizde kente yakın piknik alanlarının hafta sonlarında sergilediği ana-baba günü kalabalığı, bir yandan kentleşme baskısının (kentten kaçış anlamında) ilk işaretlerini diğer yandan da kentliliğin cazibesini (kalabalıktan hoşlanma anlamında) belgelemektedir. Gittikçe kalabalıklaşan dünyada tenhalık giderek artan oranlarda talep edilen bir metaya dönüşecek gibi görünmektedir.

Acaba sözü edilen bu değişimler, orman ya da yabana olan bağımlılığı giderek azalan ve kendi inşa ettiği yaşama ortamlarına hapsedilmiş insanın, geçici de olsa, yeniden yabana geri dönüşü olarak tanımlanabilir mi? yoksa bu talep günümüz kentlisinin karşı karşıya kaldığı hızlı değişimi sindirebilmesine yardımcı olabilecek sığınak arayışlarının bir yansıması mıdır? Yanıt aranması gereken kritik sorular bunlardır.

İrdelemeye çalıştığımız bu veriler bir yandan kentleşmenin giderek güçleneceği ve yaygınlaşacağını, yani insanın kente bağımlılığının derinleşeceğini gösterirken diğer yandan da insanın, orman dahil “yaban”a olan bağımlılığının azalmakta olduğunu ortaya koymaktadır. Bir başka anlatımla bu, insanın kültürel boyutu ile biyolojik boyutu arasındaki makasın kapandığı ve hatta kültürel boyutun ağır basmaya başladığı biçiminde de yorumlanabilir. Eğer bu saptama ve yorumlar gerçeği yansıtıyorsa, tartışılacak konunun insan ve  ormanı, en azından mekansal olarak, ayıran “kent ormancılığı” değil insanı ve kenti en azından mekansal boyutta birleştiren “orman kentler” kavramı olmalıdır.

Orman Kent Boyutu        

Ormanlar ile kentler arasında çeşitli benzerlikler kurulabilir. Örneğin tıpkı bir ormanın salt bir ağaç topluluğu olmadığı gibi, bir kent de salt binalar topluluğu değildir. Orman da Kent de birbiriyle etkileşen sayısız canlı ve cansız bileşenden oluşan farklı özellikler taşıyan ekosistemlerdir. İnsanın doğal yaşama ortamına dönüşmüş olmasına karşın, kent ekolojisine ilişkin çalışmaların sayısı, gelişmiş ülkelerde bile, dikkat çekecek oranda düşüktür. İnsanlar ormanlarını  ekolojik girdileri dikkate alarak işletmede gösterdikleri titizliği neredeyse tüm yaşamlarını geçirmek durumunda oldukları kentsel mekanlarını geliştirirken göstermemişlerdir. Kentler ağırlıklı olarak insanın kültürel talepleri doğrultusunda gelişmiş, biyolojik talepler yakın zamanlara kadar göz ardı edilmiştir.  Kentsel yaşam kalitesini olumsuz yönde etkileyen bu olgu  orman kent talebinin derinleşmesini de körüklemektedir.

Sanayi ve kentleşmenin gelişmesi tarım ve orman alanlarının amaç dışı kullanımını da yaygınlaştırmış, sonuçta, Antalya gibi bazı şanslı kentler dışında, pek çok kent ile orman arasındaki fiziksel mesafe oldukça artmıştır.  Ödenmesi gereken zaman ve ekonomi gibi zorunlu bedeller kent ormanlarının kullanımında zorluklar yaratmaya başlamış alternatif çözüm arayışlarını yoğunlaştırmıştır. Çözüm önerilerinin insanın biyolojik talebini olduğu kadar kültürel talebini de karşılaması temel bir ilke olmak durumundadır. Kent ormanı yerine orman kentler kavramının önerilmesinin bir başka nedeni de bu birlikteliği sağlayabilmektir. Bu yaklaşım, mevcut  kentler içine biyolojik boyuta, yani ormana ve kırsala ait öğeleri monte etmeyi olduğu kadar, orman ya da kırsal içine kültürel öğeleri de dahil etmeyi içermektedir. Görüldüğü gibi olay iki boyutludur.

Bir kez daha vurgulanması gereken, orman kent tasarım ve uygulamalarında kent insanının orman ya da kırsal üzerindeki  etkisini en aza indirmenin değil, aksine orman ya da kırsalın kent insan üzerindeki, ya da daha doğru bir ifadeyle, kent içindeki etkisini mümkün olan en üst seviyeye çıkarmanın temel amaç olması gerektiğinin unutulmamasıdır.

MAKALE Yorumları