Aramak İstediğiniz Kelimeyi Yazn!

close
YAVUZ ALİ SAKARYA
MELTEM ESİNTİSİ
mail_outline : yavuzalisakarya@hotmail.com
Dinle

Yayın Tarihi

01.12.2019

Okunma Sayısı

368

Makaleyi Paylaş

Diğer Makaleler

Güneş Kenti Antalya Ve Gün Yaniği Antalyalilar

Şair yürekli, yazar dilli, arkeoloji bilgili sevgili Nevzat Çevik Hoca, (Kendisi, Akdeniz Üniversitesi Arkeoloji Bölümünde Profesör ünvanlı bir akademisyendir.YAS) her bir yönüyle ele alıp değerlendirerek, "bütün ırkların yeri, toprağı" anlamına gelen Pamfilya'yı, başkenti Antalya'yı ve Antalyalıyı anlatan agüzel bir yazı kaleme almış yine. Doğrusu çok beğendim. Yazının sonunda “Antalyalı kim?” diyor ve “siz bilirsiniz” diyerek topu bize paslıyor.

Bu konuda pekçok insan gibi benim de artık yıllarca geride kalan görüşlerim, yazılarım  olmuştur. Onları hocanın bu yazısının ardından paylaşmak farz oldu diye düşünüyorum. Öncelikle bu güzel yazı için Nevzat Hoca’ya bir kez daha teşekkür ederim. Haddim değil, ama estetik değer taşıyan, bilgi kadar sanat değeri de taşıyan yazılarıyla çok iyi gidiyor. Devam, diyorum.  Prof. Dr. Nevzat Çevik’in başlığı da güzel yazısı şöyle:       

“SEVDİĞİ İÇİN GELENLER VE DOĞDUĞU İÇİN SEVENLER: ANTALYALILAR

“Geçmişin konukları olan hayatta kalabilmiş orijinal kent parçaları, bugün için, sırtlarındaki hafıza yüküyle bir tür kalıcı enstalasyon, bir tür nadireler kabinesidir.

Kaldı ki, tarihin yerleştirdiği bu yapıtlar zamanlarından taşıdıkları görsel farklılıklarıyla kent insanlarını sadece şimdiki zamanda yaşama zorunluluğundan da kurtarırlar:

Kahvaltısını 21. yüzyılın modern evinde yapan bir yurttaş, kahvesini şimdi kafe olan 18. yüzyıldan kalma bir yapıda içtikten sonra akşam yemeğini şimdi restaurant olan 19. yüzyıldan kalma bir köşkte yapabilir ve 20. yüzyıl kaldırımlarından yürüyerek de 21. yüzyılda yapılmış evine dönebilir.

Zaman tüneli gibi geçen bir günlük hikâyeyi yaşatan, toplanarak büyüyüp zenginleşmiş çok zamanlardan kalmış farklı kentlerin toplamıdır: Birikmiş bir yerleşimdir.

Kentin geçmişinden gelen stok her zaman estetik mimari değer taşımayabilir ama bu durumlarda güzellik, yapının tanık olduğu anın aktarımcısı olmasının inceliğiyle estetiğe katılmaktadır.

Büyük bir hikâyenin küçük bir parçası olduğu için de önemlidir. Tavandan sarkan klasik avizeye şimdiki zaman elektriği bağlıysa da avizeyi çerçeveleyen tavan baroktur.

Erken Cumhuriyetten kalan bir fabrika binası mimari bir eser olmayabilir, ama bir sanayi tesisinin paydaş yoğunluğundan kaynaklanan zengin hafıza yükü nedeniyle kent için kıymetlidir.

Ya da ben torunuma, okuduğum ilkokulu göstermek istiyorum sadece. Bu bir kalıntı ya da geçmiş nostaljisi değil, yarın için öncesiz kalmama isteğiyle geçmişe mülteci duyguların akla yaptırdığı koruma planı ve geçmişin toplamından süzülen cazibedir”. (Çevik, “Grace of the City 2019)

Salt genetik ve duygusal hatıraların bağları var diye dedelerimizin giydiği cepken ya da ninelerimizin yaptığı bazlamadan ibaret değildir geçmiş. O bazlamanın dumanı Karain’de hala tütmektedir.

Kaleiçi’nde bize bakıp duran her alfabeden yazılar ve dilde sözler Antalya’nın başka bir kokusunu taşımakta, başka bir türküsünü söylemektedir.

Likçe, Sidece, Eski Yunanca, Latince, Arapça, Osmanlıca, Karamanca, Türkçe ve daha bilinmedik niceleri ve yazının olmadığı çok uzun bin yılların bilinmedik dilleri hep aynı Antalya’yı anlattı.

Politeist, Pagan, Musevi, Hıristiyan ve Müslüman ibadethanelerinde aynı Antalya’ya dualar okundu. Romalının, Osmanlının, Giritlinin yediği balıklar Antalya Denizi’nin aynı sularındandı.

Tıpkı eski zamanlarda olduğu gibi çok dillerin konuşulduğu dünyanın her yanından insanların yaşadığı kozmopolit bir memleket.

Tıpkı eski zamanlarda olduğu gibi farklı sofraların kurulduğu bir memleket. Tıpkı eski zamanlarda olduğu gibi farklı evleri saran farklı bahçelerin olduğu, her dilde şarkı-türkünün birlikte okunduğu bir memleket.

Ve tıpkı eski zamanlarda olduğu gibi dedesi de Antalya’da doğanların nüfusun azınlığını oluşturduğu herkesin memleketi. Antalya biraz Burdur biraz Ankara’dır, biraz Isparta biraz Konya’dır.

Biraz Gaziantep’se biraz da Muğla’dır. Biraz Yörükse, biraz Girittir. Yani Anadoludur. Her dönemdeki gibi harika bir karışımdır. Böylece Akdeniz balıklarına güneyin kebapları, kuzeyin pidelerin eyerli civeler karışır. Yanlarına Antalya piyazı ve sonlarına da kabak tatlısı konur. Türkiye sofrası olur.

Düşünün ki Yivli Minare’den ezan dinleyen bir Erzurumlu, Hıdırlık’ta kızıl akşama dalmış bir İzmirli, limanda saz çalan bir Vanlı, denizden balık toplayan bir Trabzonlu…

Antalya’nın en yüksek makamında bir Rizeli, Üniversite’yi yöneten bir Sivaslı, AGC’nin başında bir Alanyalı, Müzeyi yöneten bir Artvinli, Belediyeyi yöneten bir Antalyalı, bilmem hangi kurumun hangi STK’nın başkanı bilmem hangi şehirli.

Türkiye’nin her yerinden binlerce bilim insanı, Türkiye’nin her yerinden binlerce turizmci, Türkiye’nin her yerinden binlerce subay, bürokrat, teknokrat.

Türkiye’nin her yerinden binlerce sanatçı, sanayici, gazeteci…İşte Antalya güzelliği ve Antalya’nın Türkiye mozaiği.

Ve kentlerini birbirinden çok seven bu parlak beyinler ve bu renkli yürekler ve üzerinde yükselen ışıltılı bir dünya kenti.

Sevdiği için gelenler ve doğduğu için sevenlerin paydaş tutkuları kenti kucaklar. Bir yerli olmak ve bir yerin sahibi olmak oraya verilen emek kadardır. Orada yaşanan yılların uzunluğu kadar değil.

Şimdi hâlâ sorarsanız Antalyalı kimdir? Siz bilirsiniz.

Çok yıllar öncesinden “Antalya’m Sana Dair “adını taşıyan kitabımdan bir alıntı yazı ile Çevik Hocaya cevabımdır: 

ANTALYALI OLMAK

Son 30 yılda nüfusu hızla arttığı, ülkemizde en büyük nüfus artış hızına sahip il oluşu (% 4.6), çok göç alması ve turizmin giderek daha çok elemana ihtiyaç duyması gibi nedenler, Antalya’yı giderek katlayarak büyütmüş, farklılaştırmıştır. Kent adeta kabul değiştirmiştir. İşin doğrusu kabuğuna sığmaz hale gelmiştir.

Daha dün denecek kadar geçmişte herkesin birbirini tanıdığı, sokaklarda selamlaşıp sohbetler kurduğu, yardımlaşmanın en üst düzeyde olduğu, insanların birbirlerinin yaralarına merhem olmak için yırtındığı kent, bugün içinde beş benzemezin bulunduğu, bireyselliğin giderek ön plana geçmesi nedeniyle insanların birbirlerinden uzaklaştığı ve içine kapandığı, geçim derdine düştüğü için de bir koşuşturma içinde birbirlerini tanımadığı, tanımazlıktan geldiği bir garip büyük kente dönmüştür. Kentin kendisi büyüyünce, sorunları da büyümüştür.

Giderek azınlıkta kalan Antalyalı, belki sizlere biraz garip gelecek, ama Antalya’da “Antalya’yı Sevenler Derneği” kurmak gereğini hissetmiştir. Belki de böylece kendini, geçmişini korumaya almıştır. 

Eski Antalyalı, yeni Antalyalı gibi kavramlar türetilmiş, bu kavramların içleri doldurulmaya çalışılmıştır.

Öyleyse nedir Antalyalı olmak? Buna Antalya’da doğup, nüfus cüzdanında, doğum yeri hanesinde “Antalya” yazmak, Antalya’da büyümek, Antalya’da yaşamak diye cevap verenler olacaktır. Bu tanım acaba tek başına yeter mi?

Bu tanıma uyan, ama kente katkı anlamında zerre kadar katkısı olmayan, sadece kentin nimetlerinden, günün geçerli terimi ile  rantından yararlanıp, anababadan kalan ya da daha önceden edindiği toprakları ya da araziyi satıp savıp yiyen, devamlı hazırı tüketen, hatta sıfırlayan insana sadece doğum yeri “Antalya” yazdığı için, Antalyalı mı diyeceğiz? Tabii ki hayır.

Gerçek Antalyalı olmak için, Antalya’ya bir şeyler vereceksin. Ondan hep almayacaksın. Kente bir artı değer kazandıracaksın ki, ona yönelik bir beklentin olsun.

Bahçeden çiçek toplamak için hak iddia ediyorsan, öncelikle çiçek dikeceksin. Yaşadığın kenti gül bahçesine çevireceksin ki, gül koklamaya, gül toplamaya hakkın olsun. Vatandaşlık, kentlilik bilinci içinde, portakal ağaçlarının sökülüp betonlaşmasına izin vermeyeceksin ki, “Eskiden şehir Mayıs ayı geldi mi portakal çiçeği kokardı,” diye şikayet etmeyeceksin.    

Nüfus cüzdanında “Antalya” doğumlu yazıp, gerçekten Antalyalı olmayı hak eden iyi örnekler var aramızda. Bunlardan biri yürürken, gezerken, otururken, kalkarken hep Antalya’yı düşünen Hüseyin Çimrin arkadaşımız. Çoğunuz kendisini tanıyorsunuz. Antalya sevdası aklını almış. Çimrin için, daha da ileri giderek, “Antalya’ya uzay gemisi düşse de kentin adını tüm dünya duysa” diyecek kadar aklını Antalya ile bozmuş bile diyebiliriz. Ama herkes öyle mi? Buna iyi niyetle “evet” demek isterdim doğrusu. Ama kuşku yok ki, kendini eski Antalyalı sayanların içinde, bu tanımı gerçekten en çok hak edeni bence Çimrin. Daha eskilerden Dr. Burhanettin Onat ta var. Milletvekilliği döneminde her fırsatta meclis kürsüsüne Antalya’yı getiren, ilk Antalya tanıtım kitabını yazan.   

Belki bu konuda herkes iyi niyetli ama, kentin taşıdığı değerleri sahiplenmek için sadece iyi niyet yetmiyor. Antalya elden giderken, bilinç gerek, geleneklerini göreneklerini sahiplenmek gerek, korumak kollamak gerek. Antalya’yı hak etmek gerek.         

Ben inanıyorum ki, nüfus kağıdında doğum yeri bölümünde “Antalya” yazmadan da Antalyalı olunur.  Kim iddia edebilir, resimleri yazıları ile Antalya’yı kendine dert edinen, onu dillendiren, gündemde tutan sorunlarını kendi sorunu bilen Fikret Otyam ağabeyimizin Antalyalı olmadığını?

Park ve bahçelerinde ağaçları kesilirken, o ağaçlara sahip çıkıyor tek başına. Ama aynı semtte oturan binlerce insanın sesi soluğu çıkmıyor. Üstüne ölü toprağı serpilmiş tepkisiz duyarsız insanlardan gerçek Antalyalı olmaları beklenebilir mi? Gerçekten Antalyalı olma vasfını hak ettikleri düşünülebilir mi?

Radyoları kapatılırken susanların, duymazdan görmezden gelenlerin, umursamayanların Antalya Radyosu ile “Eskiden bir ses evi vardı.” diye övünmeye ya da iş işten geçtikten sonra dizlerine vurup dövünmeye hakları var mı?  

Kim iddia edebilir, Antalya sokaklarını meydanlarını heykellerle süsleyen heykeltraşı, Kaleiçi evlerini restore eden, onları karanlığın, umursamazlığın pençesinden kurtararak kente kazandıran, mimarları, taş ve ahşap ustalarını. Kent içinde olumlu bir iz bırakmış herkes, nüfus kağıdına bakılmaksızın ayrımsız Antalyalıdır. 

Bir insan, yaşadığı kentin içinde sadece süs olarak durmuyorsa, kendini bir aksesuar olarak görmüyorsa, kokmaz bulaşmaz değilse, kentin esenliğini, geleceğini, korunup güzelleştirilmesini, estetik görünümünü düşünüyorsa, onu koruyup kolluyorsa, o kentin insanı olmayı hak etmiş demektir. İlle de nüfus cüzdanına bakıp, doğum yeri hanesinde “Antalya” yazması gerekmez, Antalyalı sayılması için.     

Kim sorgulayabilir, Canan annenin (Canan Tulgar) Antalya bölgesindeki kimsesiz çocukların kimsesi olduğunu? Kimin aklına gelir, onun nüfus cüzdanında doğum yerinin “Antalya” olup olmadığına bakmak? Kim düşünür Doç. Dr. Şükran Taçoy’un nereli olduğunu. O değil mi kentteki engellilere yurt yuva bulan, analık eden? İnsan, yaptıkları ile hak eder o kentli olmayı. Bıraktığı izlerle anılır. Kanımca tesadüfen burada doğan değil, Antalya için, içinde yaşadığı kent için, kılını kıpırdatan, taş üstüne taş koyandır Antalyalı. Elini taşın altına sokandır.   

Yaygın bir inanış vardır Antalya’da. Kente dışardan gelenler birinci yıl bir uyum dönemi geçirirler. O yıl içinde Antalya’yı terk ederlerse, terk ederler. Yoksa Antalya kanlarına girer onların. Onun müptelası (tutkunu) olurlar. Artık, gidemezler. Antalyalı olmuşlardır. Antalya vazgeçilmez bir güzellik haline gelmiştir, onlar için. Daha doğrusu, onlar, bu güzelliğin bir parçası, bir çeşnisi haline gelmişlerdir. Antalyalı olmak budur. Antalyalı olmak bir aidiyet (kendini oralı hissetme) duygusudur.

Antalya’lı olmayı herkes kendine göre tarif edemez. Etmemesi gerek. Mutlaka bir ortak yorumu, bir ortak paydası olması gerekir, Antalyalı olmanın. Ben burada kendimi örnek vererek son bir tanım daha getirmek istiyorum gündeme.

68 den beri Antalya’yı tanıyorum. Kenti ilk görüşte sevdiğimi açık yüreklilikle söyleyebilirim. Hatta buna ilk görüşte aşk diyebilirim. Evlendim. Eşimle beraber “Balayı” için düşündüğüm tek kent o zamanlar oldukça küçük bir Akdeniz kenti olan Antalya idi.

Aklımın bir köşesinde hep Antalya’ya yerleşmek vardı. Bunu ancak 1982 senesinde gerçekleştirebildim. 82 den beri de kesintisiz Antalya’da yaşıyorum. Gerek öğretmen olarak, gerek rehber olarak Antalya kentinin ve ülkenin tanıtımına karınca kararınca katkı koyma çabası içinde oldum hep.

Oğlumu görmek için İstanbul’a gittiğimde, ya da bir Anadolu turu için Antalya dışına çıktığımda, yurt dışı gezilerimde daha aradan bir hafta bile geçmeden Antalya’yı, evimi özlüyorum. Bir an evvel geri dönmek için Antalya’nın yolunu gözlüyorum. Antalya dışında hiçbir yerde kendimi evimde hissetmiyorum. Kendimi en rahat, en huzurlu hissettiğim kent, Antalya benim. Ne dersiniz, bu kadar yıldan sonra ben de artık Antalyalı sayılır mıyım?

Ama benim nüfus kağıdımda doğum yeri olarak “Isparta” yazıyor.

Yaşım 71. 70 yılı geçkin ömrümün sadece 18 senesini Isparta’da geçirdim. Çocukluk ve ilk gençlik yıllarım orada geçti. Sonraki 16 sene boyunca öğrenci ve öğretmen olarak Ankara, Sakarya ve İzmir’de görev yaptım. Geriye kalan 35 i geçkin yılımı kesintisiz aşığı olduğum kentte, yani Antalya’da geçirdim. Doğduğum yer değil, doyduğum yer oldu vatanım. Ölene kadar da burada yaşamayı, burada gömülmeyi, burada toprağa karışmayı, Antalya’nın bir parçası olmayı diliyorum. Antalya’yı, çok, ama çok seviyorum. Ne dersiniz? İzniniz olursa, ben de artık Antalyalı sayılır mıyım?   

ANTALYALI KİMDİR? ANTALYALI OLMAK NE ANLAMA GELİR?

Kimdir Antalyalı? Aslında herkesin bu konuda kendine göre bir tanımı var, bunu biliyorum. Ben, çok geniş bir perspektiften bakarak, hemen herkesi kucaklayan bir tanım yapacağım burada.  Bölgenin adı olan Pamphilya’nın içerdiği “tüm ırklar ülkesi, tüm ırklardan gelen insanların yaşadığı bölge” anlamına ve anlam genişliğine sahip bir tanım olacak bu. 

Antalya’da doğan, doğmasa bile, nüfus cüzdanında Antalyalı yazmasa bile, kendini Antalyalı sayan, Antalya’ya gelen, Antalya’da çalışan, ekmek parasını burada kazanan, Antalya’da yaşayan, Antalya’yı seven, değişik nedenlerle Antalya’dan ayrılan, ayrılmak zorunda kalan, ama ayrılırken bile içi burkulan, aklı burada kalan, içinden birşeylerin koptuğunu hisseden, Antalya’yı tanıyan, tanıtan herkes ayrımsız Antalyalıdır.

En geniş anlamıyla kentin kuruluş emrini veren Bergama kralı Attalos’tan başlayarak, bir hastane odasında henüz daha doğmayı bekleyen ve gelecekte Antalya’yı hepimiz adına şekillendirecek, şenlendirecek bebeğe kadar herkes Antalyalıdır.

Taş üstüne taş koya koya atalarımız Antalya’yı bugüne getirdiler. Biz de taş üstüne taş koyacağız ki, ekmeğini yediğimiz, suyunu içtiğimiz, nimetlerinden yararlandığımız kente karınca kararınca, gücümüz yettiğince katkımız olsun.

Kentin nimetlerinden yararlanmak hakkımız olduğu kadar, onları koruyup kollamakta görevimiz olmalı. Bu da yetmez, bozmak çarpıtmak yerine güzelleştirmek, geliştirmek de gerekir.  Turizmin başkenti, dünya kenti, marka kent yaklaşımlarının temelinde yatan, kenti yukardaki çerçeveye oturtmaktır aslında.

Antalyalı olmak, bir bilinç ve sorumluluk işidir. Kısacası  içinde yaşadığı kente bilinçle sahip çıkan, ona karşı sorumluluk taşıyan, onu her aşamada sahiplenen bir insan, Antalya’yı sadece tüketen, onun mirasını yiyen bir insana nazaran çok daha Antalyalıdır. Doğru tanım, doğru yaklaşım budur.

Dağ başında kuş uçmaz, kervan geçmez bir ören yerinde gece gündüz tarihi bekleyen, onu kurda kuşa yedirmeyen yurtsever bir ören yeri bekçisinden tutun da, orada boncuk gibi terler dökerek kazı yapan, adeta iğne ile kuyu kazan, uygarlık açısından, insanlık tarihi açısından onu ortaya çıkartan, toprak altından çıkarttığı her yeni eserle birlikte Antalya’nın ufkunu açan, ona derinlik ve boyut kazandıran bir arkeologun, bir bilim insanının Antalyalı olmasından kuşku duymuyoruz.

Ne yani, kaçak kazılarla Elmalı definesini çıkartan, onun bilinçsizce yurt dışına kaçırılışına göz yuman sırf nüfus cüzdanında Antalyalı yazıyor diye Antalyalı sayılacak, onu ve benzeri eserleri tekrar geri getirmek için gecesini gündüzünü veren bir Jale İnan ve Özgen Acar (gazeteci) Antalyalı olmayacak. En azından Antalya’nın fahri hemşerisi ilan edilmeyecekler. Antalya Müzesini kuran Süleyman Fikri Erten, Rumeli doğumlu olduğu için Antalyalı sayılmayacak. Yok böyle bir anlayış. Böyle bir tanıma itirazım var.   

Rant uğruna Antalya’yı mahvedenler, soyup soğana çevirenler, kendi çıkarlarından başkasını düşünmeyenler, düştükleri yerden hep bir tutam otla kalkanlar Antalyalı olacak, Atatürk Parkı’ndaki tek bir ağacın bile kesilmesine tepki koyan bir Fikret Otyam Antalyalı olmayacak. Kabul edilemez.  

Bence bir Fahri Işık, Bir Nevzat Çevik en az bizler kadar Antalyalıdır. Eksiği yok, fazlası vardır. Antalya tarihini bir yüzyıl daha geriye götüren Havva Işık, yazıtları okuyarak Antalya tarihini konuşturan Sencer Şahin, Antalya’nın sembolü olan turşucu Muammer, Şişçi Ramazan ya da helvacı Zamora kadar Antalyalıdır. İşin doğrusu, öyle de olması gerekir. Bu konuda yapay biçimde eski Antalyalı, yeni Antalyalı diye ayrım yapmak hoş değildir. Kucaklayıcı, birleştirici tanım yapmak gerekir.     

Döşemealtı köylerinde ilmik atıp, kirkit vuran, çehiz düzmek için tezgah başına oturup, motif motif beynini halıya dokuyan, duygu ve düşüncelerini halıya kilime resmeden saf köylü kızı da, onun kitabını yazan, kök boyayı anlatan insan da Antalyalıdır. İkisi de bu kente hizmet vermektedirler. İkisi de has be has Antalyalıdır. Değil mi ki Döşemealtı ve çevresi hakkında tuğla gibi ağır oturaklı bir kitap yazmıştır, Giray Ercenk arkadaşımız doğum yerine bakılmaksızın, Antalyalıdır.

Senede üç vakit sebze üreten de, onu yurt içine, ya da yurt dışına pazarlayıp, kent için bir artı değer yaratan da Antalyalıdır.  Kısacası Antalya’yı tüketen değil, üreten ona değer katan her insan, tartışmasız Antalyalıdır.

Basit sıradan bir tüccardan tutun da, Ticaret Odası başkanına kadar, oy veren sade vatandaştan tutun da, seçilmiş başkana, vekile kadar herkes, kendini Antalya’nın emrinde hisseden herkes Antalyalıdır. Yeter ki, içinde bir nebze Antalya sevgisi olsun. Bu sevginin yeri geldiğinde hakkını versin.  

Bu konudaki en son tanımlardan birini de eski Antalya Büyükşehir Belediye başkanı ve milletvekili Prof. Dr. Mustafa Akaydın yapmış. “Antalyalı olmayı onunla evli olmak, devamlı onun hizmetinde olmak ve gece gündüz onun gönenci için özveride bulunmak” olarak anlıyor ve algılıyor. Samimi ve güzel bir yaklaşım değil mi? Görevi süresince ilan tahtalarında duyuru yaparken, konuşmalarında halka hitap ederken, dolu ağız, “Antalyalı hemşerilerim” demesini de böyle algılamak gerekir.  

Bu anlayış içinde ben kendim de dahil hepimizi Antalyalı sayıyorum. Kentin gönencinin dışında hiçbir beklentisi yokken, evinde sıcacık odasında oturup televizyon izlemek varken Antalya için etkinliklere, katılan, gönüllü hizmet üreten, kent için çalışan, onu tüketen değil, üreten, sahiplenen, değerlerini koruyan herkes Antalyalıdır. Önemli olan nüfus kağıdında yazan değildir. Hak ederek Antalyalı olunur.  

 

 

 

MAKALE Yorumları