Aramak İstediğiniz Kelimeyi Yazn!

close
DOÇ. DR. FAİK ARDAHAN
YARINA YOLCULUK
mail_outline : faikardahan@hotmail.com
Dinle

Yayın Tarihi

10.08.2013

Okunma Sayısı

23360

Makaleyi Paylaş

Diğer Makaleler

Felsefe Hocam

 

Herkes bir şey öğrenir başkasından

ve kendini onla inşa eder

bazen bazı hayatları

öğrendiğimizi sanarken

başkası inşa eder,

aynen

benim yaşamımın

başkaları tarafından inşa edildiği gibi

 

Herkesin felsefe hocası öğrencilerine felsefenin temellerini öğretirken, benim felsefe öğretmenim benim bana hayatımın temellerini atmış meğer. Üstüne yalnızlıktan koca saraylar inşa edeyim diye.

 

Kayseri’nin Yahyagazi lisesinde öğrenciydim. 1976 yılı idi, yani ben henüz 14 ünde girmiş buram buram acemi, buram buram çocuk biri olarak lise birinci sınıfa kaydolmuştum. Ama sorsan o zamanlar bana ve akranlarıma dünyayı yerinden oynatacak hayaller kuruyorduk. Devrimler yapıyorduk. Kapanıp bir yerlere kurtarılmış bölgelerimizi korumak için stratejiler oluşturuyorduk. Dayak atıp, dayak yiyorduk.

Birinci sınıfta daha ne olduğumu anlayamadan okulumuza yeni tayin olmuş sonradan felsefe öğretmeni olduğunu öğrendiğim güzel kızın akranlar arasındaki dedikodularına dahil olmak varken ben onun rüzgarında savrulmayı tercih etmiştim. Ben 14 yaşındaydım o ise 23 yaşında. Aşk için her şey matematiksel eşitlik içindeydi, haklı mantıksal temellerle.  Adı; Mehtaptı.

 

Lise döneminde hocasına aşık olan ilk öğrenci ben değildim elbet ama sonradan anladığım o ki en şanslı aşık benmişim. Ben aşkına karşılık alan bir öğrenci değildim elbet ama reddedilmemiştim de. 

Kim bilir ne kadar aptalca aşıktım. Hatırlıyorum da yaptıklarımı. Çok salakça şeylerdi. Bu satırları yazarken bile gülümsedim. Mesela, evlerimiz farklı mahallelerdeydi ama ben onun mahallesinde onu görmek için dolaşırken “eve gidiyordum hocam, ne güzel sizi görmek” derdim. Ama aslında sadece onu görmek için karşı evin köşesinde saatlerce beklemişimdir.

Onun dersine hiç girmemiştim ama sanki girdiğim diğer tüm dersler felsefe dersi gibiydi, hep o ders anlatıyordu bana.

Onunla neredeyse her gün konuşmak için bir gerekçe buluyordum. Kendimce haklı, mantıksal gerekçeler. Aşk daim zeka gerektirir derim ben hep. Aşk için duyguya da elbet ihtiyaç var ama aşkı yaşamak zeka gerektirirdi, strateji gerektirirdi. Meğer aşk zeka imiş. Dışarıdan bakıldığında aptalca olan her eylemin benim zihnimden ve dünyamdan nasıl süzülüp geldiğini bir ben bilirim bir de sanırım Mehtap hoca fark etti.

Evet Mehtap hoca için ben diğer öğrenciler gibi bir öğrenci değildim. Sıradan değildim onun için. Çünkü o bende bir şeyi fark etti ve beni reddetmedi, fark ettiği şeye her fırsatta yatırım yaptı. Fark ettiği değerin ne olduğunu hala tam anlaya bilmiş değilim ama onun yaptığının ne kadar değerli olduğunu yıllardır anlıyorum.

Ben onun yanına her gidişimde ki hepsi ayrı bir gerekçe ile olurdu ki günlerce sürdü, mazeret yaratma süreci. Bana gülümserdi ve bana kitap verirdi. “Faikciğim, Küçük Prens kitabını okumalısın”, “… bak sana Wilhelm Reich’in Dinle küçük Adam kitabını vereceğim….” gibi ses tonu hala play tuşuna bastığımda tekrar eden yüreğimdeki kayıtlarla eklenen biçimde. Öğretmenler odasına ne zaman gitsem bana kitap verirdi. Ve eklerdi “kitap okurken kitapla konuşmalısın, yazarıyla sohbet eder gibi, kitabın sana dedikleri varsa senin de ona diyeceklerin olmalı, sorular sormalısın, cevaplarını kitapta bulmalısın, bulamazsan ya başka kitaplar okumalısın ya da birine ki bu kitabın yazarı da olabilir ona sormalısın” derdi.

Bana verdiği kitabı çizik çizik ederdim. Onun ruhuna dokunur gibi. Kalem bir ruhta nasıl gezerdi bilmem ama ben kalemi onun ruhunda gezdirir gibi gezdirirdim kitapta. Onun ruhunun güzelliklerinin hepsini çizerdim o kitapta. Sonra onu değil başka hayatları bulabildiğimi fark ettim kitaplarda. Artık çizdiğim Mehtap hoca değil, yazarın bana vermek istediğiydi. Notlar alır, altını çizerdim. Katıldığım cümleleri mavi ile, karşıtı olduğum yerleri kırmızı ile çizer, bir sürü sorular sorardım, yazardım boşluklara.

Kim bilir bahsettiği ve bana verdiği kitapları kaç kere okumuştu. Ama bana verdikten sonra kitabı geri alır altını çizdiğim yerleri konuşurdu benle. Yani biz onunla kitap konuşurduk, kitabı konuşurduk, kitapta olup bitenleri konuşurduk. Başkaları insanların dedikodularını yaparlarken biz kitabı konuşurduk aşık olduğum kadınla.

Sonra bana başkalarının okuduğu ve çizdiği kitapları verdi. Onları da okurdum ve farklı renklerle çizerdim. Ve çok kıskanırdım, “o puştlar da aşıkmıydı acaba benim aşkıma” diye. Ama sonra bu onun ilk öğretmenlik yılı der rahatlardım.

Babamın eli saçıma ve yüreğime hiç dokunmamıştır, yediğim tokatları saymazsak. Anamın eli dokunmadı belki yüreğime ama babamın bana yaptıklarından sonra anamın her bakışı hala yüreğimde ezbere bildiğim yolları oluşturur. O bana derin bakardı, İngilizcede cover denilen her şeyi içine alan ve saran biçimde bakardı, o bana batkımı kucaklardı sanki. Garip ama hayatımın diğer hiçbir aşamasında anam gibi bakan olmadı bana, felsefe öğretmenini saymazsam.

Ne zaman yanına gitsem ki her gün gidiyordum yanına. Ne zaman yolda, koridorda rastlasam hep aynı bakardı bana. Başkalarına öyle bakmıyordu, beklide bakıyordu da bana öyle geliyordu.

Yılmaz odabaşının Feride isimli şiirinde Feride’yi tarif etmek için yazdıkları gibi;

feride tütünü türküye banarda içer , yüreğinde bir tufan negatifleri, ölümden gelmiş kollarıma yakışmış bırakamam kimselere, k i m s e l e r e !

feride şiir huyludur gül kokuludur, gül kokuludur gözleri ile gözlerime dokunur, dokunur

(herkesin bir feridesi vardır bilmez miyim, herkesin bir ayakkabısı gibi birde şarkısı, herkesin bir kimsesi vardır bilmez miyim, bir de kimsesizliği..)

O benim sadece gözlerime dokunmazdı. Babamın hiç dokunmadığı, anamın her zaman dokunduğu her yere dokundu gözleriyle. Ben anamdan ve ondan öğrendim bakmanın ne kadar önemli olduğunu. Ben bakarken şimdi onlardan öğrendiğim gibi bakarım. Babamın baktığı gibi baktığım zamanlarda olmuyor değil. Adını andığımda yüreğimdeki tokadın acılarını hissettiğim adamın bakışlarını da ezberlemişim. Mesela oğluma bir şeyi birkez söyleyip yapmadığında ikincisinde söylediğim şeyi tekrar etmek yerine “Dorukkkkk” demeyi ben babamdan öğrendim. O da bana “Faikkkkkkkkk” derdi başka bir şey demezdi.

Bir insan her gün kapısına dayana bana her defasında aynı güzellikte nasıl bakar, bunu hiçbir yere götürmeden, kendi koyduğu çitleri atlamadan nasıl tekrar eder, temelini ilk aptalca bakışlarımda umudumu ve yüreğimi kırmadan, attığı benim hayatıma her gidişte bir duvarcı ustasının kendinden emin tavrıyla teker teker tuğlaları nasıl koyar…

evet o bende bir hayat kurdu. Adına kitap okuma sevdası denilen sevdayı ben ona gidip gelirken yaşadım. Ne zaman Ayışığı Sahafın sahibi canım arkadaşım Yadigar’dan kitap istesem o bana kitabı Mehtap hoca gibi uzatır. Ve ben koştura koştura okur, koştura koştura yeni bir kitap almak için tekrar giderim ona.

Sonradan anladım ki onun bana verdiği çizilmiş kitaplar onun erkek arkadaşıyla beraber okudukları kitaplarmış. Erkek arkadaşı varmış. Yıkılmıştım. Ama ben onun yolunda üç yıl yolculuk etmiş ve lise son sınıfa gelmiştim. Lisede Fen bölümünde okuduğum için felsefe dersi okumamıştım, ama felsefe dersi okuyanlardan çok, felsefeyi anlamış, felsefe hocamla sohbet etmiştim.

“Faikciğim, Eflatun’u bilir misin, diğer adıyla Platon, Sokrates’in öğrencisi ve filozof, onun yazdığı Devlet kitabını vereceğim sana bugün. Şubat tatilinde okumalısın ve ben döndüğümde uzun uzun konuşmalıyız döndüğümde. Şimdilerde kavga ettiğiniz ideolojilerin temelini daha iyi anlayacaksın” dedi bir tatilden önceki gidişimde. Devlet kitabını okuduğumda iyi ve kötü insanın ne özelliği ile iyi ve kötü demokrasinin ve devletin nasıl olduğunu anladım. 1979 yılına yeni girmiştik. Her yerde ölümler, cinayetler, adam öldürmeler kol gezerken. O zaman anlamıştım, onun gözlerinde anlamıştım demokrasi denen şeyin cerrahın bıçağı ile kasabın bıçağı gibi olduğunu.  Kötü adamın çoğunluğu eline geçirerek devletin yönetimi eline alması ve diğerlerinin haklarını kendi haklarını savunduğu gibi savunmaması durumunda demokrasinin ölümcül bir silah olduğunu o anlattı bana gözleriyle. Şimdilerde ülke yönetiminde demokrasiye tecavüz edilirken bana ve ülkede yaşayan herkese bir de yüreğimdeki o aşka tecavüz ediliyormuş gibi hissediyorum. Hiddetleniyorum.

Evet işte böyle ben lisedeki felsefe öğretmenim Mehtap hocaya aşık olmuştum. Onun aşkı bende kitap okuma sevdasına dönüştü. O yıllardan beridir okurum. Okumak bir insanı tanımak gibidir derdi o. Şimdi aklımda ve yüreğimde o kadar çok güzel insan var ki, yazdıklarıyla oldukları yerlere dokunan.

Sonraları yazmaya da başladım ben. O zaman Mehtap hocaya hissettiğim aşk Orhan Veli’nin şiiri gibiydi, “Ağlasam sesimi duyar mısınız, Mısralarımda; Dokunabilir misiniz, Göz yaşlarıma, ellerinizle? Bilmezdim şarkıların bu kadar güzel, Kelimelerinse kifayetsiz olduğunu Bu derde düşmeden önce. Bir yer var, biliyorum; Her şeyi söylemek mümkün;

Epeyce yaklaşmışım, duyuyorum; Anlatamıyorum” gibiydi başlarda. Ama artık daha fazlası. O gün anlatamıyordum, şimdilerde anlatabiliyorum hissettiğim her şeyi. Çünkü yazmaya başladım.

Ben Mehtap hocaya çok şey borçluyum. O benim aptalca sergilediğim aşkımı kırsaydı, yanlış anlasaydı, terbiyesizlik saysaydı muhtemelen okuma aşkım ve yazma aşkım olmayacaktı. Ben ona çok şey borçluyum. Bende bir hoca oldum. Elbet bana aşık öğrencilerim de oldu. Ümit ediyorum ki ben onarlın bu güzel duygularını incitmemiş ve kırmamışımdır.

Şimdi anlıyorum, Mehtap hocanın bende ne bulduğunu. Onun kendine aptalca aşık birinde gördüğü malzeme,  okudukça gelişecek ve karşılığını verimli bir tarla gibi verecek bir malzeme olmamdı. O beni çiftçinin humuslu topraktan oluşan tarlayı sürer gibi sürdüğü ve bana hayatı sevmenin hayatı anlamaktan geçtiğini ve bu hayatın temeli olan “oku”maktı. Bir insan bir kitabı okur, bir insan bir insanı okur, bir insan doğayı okur elbette. Hepsi yazılmıştır. Mehtap hoca bunu bana öğretti. Ben ona minnettarım.

 

Okuduğum ve yazdığım çok şey var. Elbet okunan her şey güzel değildi. Güzel sanıp okuduğum ama aslında bir boka yaramayan kitaplar, insanlar o kadar çokmuş ki. Sonradan anladım. Her kitabın okunmaması gerektiği. Sonradan anladım her insanın okunmaması gerektiği. Güzeli sende birikirken, diğerleri birikenleri de götürüyordu, kanatıyordu. Meğer hayatı okumak da buymuş anladım.

Şimdi ben 50’sinde bir adamım ve Mehtap hoca hala 23’ünde. Ben yaşlandım o hala gencecik gülümser bana. Şimdi daha iyi anlıyorum Ahmet Arif’i. Birini sevmişseniz, gerçekten sevmişseniz, aç da kalsanız, susuz da kalsanız, hayın, karanlık da olsa gece, can garip, can suskun, can paramparça da olsa, elleri kelepçelense de insanın, tütünsüz, uykusuzda kalsa da, o aşkı terk etmeyeceği, terk etmemesi gereğidir.

MAKALE Yorumları