Aramak İstediğiniz Kelimeyi Yazn!

close
PROF. DR. RAMAZAN DEMİR
BİLİMSEL DÜŞÜNCE
mail_outline : rdemir@akdeniz.edu.tr
Dinle

Yayın Tarihi

27.12.2016

Okunma Sayısı

1862

Makaleyi Paylaş

Diğer Makaleler

Din ile Demokrasi Bağdaşır mı'

Şüphesiz ki toplumda 'harç' görevini yapan dinin birtakım öğretileri vardır ve bunların insanlar tarafından benimsenme arzusu her zaman olmuştur. Bunların siyasi talep olarak ortaya çıkması, devlet biçimine şekil ve yön verme isteği, yeni sorunları beraberinde getirir.

Bunun için dini öğretilerin devlet şeklinde kurumlaştırma önerileri her toplumun özelliğine, idare biçimine göre önemlidir. İşte burada hayati bir sorunun cevap bulması gerekmektedir.

Bu temel soru şudur; 'İslamiyet demokrasi ile bağdaşmış mı?'

Bu sorunun cevabını bulmak için birçok yeni sorunun sorulup irdelenmesi gerekir...

Benimsenmesi ve savunulması gereken, yukarıda ana çizgilerini çizmeye çalıştığımız kutsal değerlerin enginliği ve saflığı bozulmadan uygulanmalıdır...

Bu, iyi ve katıksız bir dilek, temennidir; fakat gerçek hayatta işler temenni ile yürümüyor...

***

Tarihte din adına kötü bir örnek oluşturmuşların 'yanlış bir çıkış noktası olarak' alırsak, böyle dönemlere hükmedip dinde bıraktıkları tortuların sıkıntısı bugün de devam ediyor. Bu sıkıntıların kaynağını oluşturan dönemlerden, örneğin Muaviye dönemi mi, yoksa Kur'an'daki İslam mı esas alınacak?

Yoksa ondan öncesi mi?

Yoksa felsefi İslam mı?

Diğer yandan Osmanlı'da Saltanata dayalı yapılan katliamların İslamiyet’e mal edilmesi doğru bir yaklaşım mı?

Cumhuriyet açısından önemli olan, vatandaşın olaya bakış açısıdır. Vatandaş bağımsız ve hür irade ile inandığı ve uyguladığı bir din mi istiyor, yoksa müdahale edilen bir din mi?!

***

İşte bu noktada 'lâiklik' öne çıkar.

İnsanlar kutsal milli değerlerin ve manevi inançların kendilerine karşı silah olarak kullanılmasını istemezler. Bu sistem ancak 'din dışı dincilerin' getirmek istediği bir 'manevi sömürü' sistemidir...

Cumhuriyet rejiminde, eşanlamıyla demokrasilerde, 'devletin dini' olmaz...

Bunu ısrarla ve defaten söylüyor ve savunuyorum...

Bunun böyle olduğu, çok sayıda yayınlanmış makale ve kitaplarımda örnekler verilerek, devlet dininin olmayacağını anlattım. Zira devlet, bütün inançlara ve inançsızlıklara eşit uzaklıkta olmak mecburiyetindedir... Bu düşünce, Türk geleneğinde vardır, ta Göktürklerden beri gelen bir devlet yönetim kuralıdır.

Nitekim Göktürk Devletinin hakanı olan Bilge Kağan'ın baş veziri, siyasi danışmanı ve devlet milli politikasını belirleyen buyruk başı Bilge Tonyukuk kendisi Budist olmasına rağmen, Bilge Kağan'ın Ötüken coğrafyasına görkemli bir Budizm manastırı yapma isteğine karşı çıkar. Çünkü Göktürk Devletinde yaşayan sadece Budist inancına mensuplar yoktur, başka inançlara sahip topluluklar da vardır. Devlet dinde ayırımcılık, farklı davranış yapamaz. Çünkü devlet, bir dinin tarafı, öteki dinin karşıtı olarak gösterilemez, öyle olamaz...

***

İşte Türk devlet geleneğinde din ile devlet otoritesinin kesin hatla ayrıldığı bu örnek olay, bugünün ve dahi yarının devlet idarecilerine iyi bir uyarı mesajıdır.

Zaten Cumhuriyetin tanımı da bu noktada düğümlenip ayrıcalığını gösteriyor; 'laiklik' inançların temeli olarak benimsenmiştir, sadece bir dinin tarafı değildir, tüm dinlere ve inançlara, kanaatlere eşit mesafededir. Ve işte laiklik budur...

***

Devletin hiç bir ideolojisinin olmaması gerektiği, tüm dinlere eşit uzaklıkta olması gerektiği ilkesi, Ülkemizde gerçekten uygulanıyor mu?

Bunun olumlu cevabını her Türk aydını vermek ister, fakat veremez. Zira "Diyanet İşleri" bir katı ve ayırımcı zihniyete dayandırılmıştır. Devletin kontrolündeki bir 'din sistemi' uygulanmaya çalışılıyor.

***

Devlet dinin kontrolünde değil, fakat din devletin kontrolünde yürütülüyor. Çünkü Cumhuriyet rejimi, kendini korumak için daima savunma mekanizmaları geliştirmeye çalışıyor. Buna ihtiyaç duyuyor. Bu savunma mekanizmaların baş hedefi de devlete egemen olmak isteyen 'dini ideoloji' olmuştur. Bugün de devletin Cumhuriyet rejimine karşı gördüğü en büyük tehlike, yine bu 'dini ideolojinin' gereği olarak devlete egemen olmak ve "siyasal İslam’ı” tesis edecek kurumları gerçekleştirme isteğidir.

***

Bu korku ve endişe devam ettiği için devlet 'ahlâk normları', 'din standardı', 'kıyafet şekilleri' belirliyor... Devletin 'resmi ideolojisi' esas alınarak bir ibadet şekli uygulanıyor. Devlet, dinin sivil topluma intikal etmesini engelliyor, yani sivil halkla dinin bireyselleşmesini engelliyor! Çünkü Cumhuriyet rejimin korunması hususunda tehlikeyi burada görüyor. Yani, dinin sivilleşmesinde görüyor, en büyük tehlikeyi...

***

Dinler tarihini ve kıyaslayarak araştıran bilim insanları önemli bir tespit yapmışlar; Hıristiyanlığın belli mezhepleri ile İslamiyet arasında önemli benzerliklerin varlığı noktası... Örneğin, Protestanlıkta olduğu gibi İslamiyet’te herkes kendi başına bir dini liderdir. Kimse din adına konuşamaz, din adına kimse kimseyi yargılamaz. Ferdi inanç hürriyetinde kimse kimsenin vekili veya kurtarıcısı, şeyhi, müridi değildir. Suçluluğunu bildiği durumlarda Allah'a yalvarır ondan af diler.

***

Bunun saptırılmış durumları olduğunda, dinin esası unutulur ve başka şeyler dine egemen olur. Örneğin, geleneklerin öne çıktığı, hatta dine egemen olduğu durumlarda 'uydurma inançlar' ortaya çıkar. Toplumların sosyolojik yaşam kesitlerinden bir kısmı din içine girer ve bu kültürel-gelenek- değerler 'din' haline gelir...

***

İşin vahim yönü ise, topluma gerçek dini göstermek ve öğretmekle yükümlü insanlar, kurumlar esas görevlerini yapmayıp, toplumu kendi ideoloji, siyasi amaç ve menfaatleri için 'uydurulan inançları', topluma telkinle "din budur" deyip insanları yönlendirirler. Eğer bunu diyenler devletin resmi görevlileri ise, halkın buna inanmaması mümkün değil. İşte böylesine sapmaları devlet kurumlarında, devletin desteği ve finansmanı ile yaparsanız, o zaman istemeden bir 'din devleti' oluşturmuş olursunuz...

***

Doğrusundan aykırı bir yöne saptırılmış hükümleri 'din' ismi altında devlet eliyle vatandaşa 'kabul' için sunulursa bir zorlama olur; devlet de olsa böyle bir eylemi yapmaya hakkı yoktur. Devlet eliyle yaptırırsanız toplumsal barış bozulur. Zira böyle bir durumda mutlaka taraf olunacaktır; bir grup öne çıkarılacak, diğeri baskılanacaktır. O zaman yapılan her işlem "din devleti" sıfatına lanse edilecektir.

***

'Neden bu iş devlet eliyle yapılmak istenir', diye bir soru akla gelebilir. Bunun temel sebebi, 'din adına siyasete hükmetmek' isteyenlerin olmasıdır. Her dönemde ve her toplumda bu gruplar olmuştur, bundan sonra da olacaktır. Bunun sancısını en çok çekenler, teokratik devlet biçimine razı olmayan milletlerdir; bu toplumlar demokrasi sistemini seçmeleri halinde, geçirdikleri değişim ve gelişme evrelerinden geçerken çok zorluklar çekerler. Büyük toplumsal çalkantılar olur.

***

Din adına siyasete hükmetmek isteyen zihniyetin egemen olduğu toplumda, dini önerilerin yerine getirilmesinde devlet gücünü kullanma söz konusudur. Örneğin, Müslüman bir toplumda zekât vermeyenlere karşı yapılan manevi baskı, sürdürülen din dışı, ahlâk dışı baskılar devlet gücüyle gerçekleşmektedir...

Devlet ile fert arasında sürdürülen bu savaşın nedeni, acaba zekât vermedikleri için mi, yoksa din için mi? Diğer bir ifade ile devlet, dini esasları bahane ederek vatandaşından haraç mı topluyor? Vermeyenleri cezalandırırken de, 'haraç vermedi' değil, 'zekât vermedi' diye mi cezalandırılıyor?

***

Bunun tespitini yapmak 'akil insanların' ve topluma yön vermek isteyenlerin birinci derecede görevleridir. Bu noktada daha başka sorgulamalar da yapılabilir; örneğin, Müslüman olan bir insan, işlediği günahlardan dolayı bulunduğu toplumu idare eden idareciler mi sorumlu? ***

Din devleti olmak veya olmamak savaşını veren toplumlarda, örneğin Türkiye'de, bir taraftan, 'mademki Müslüman bir toplumuz, bunun hayat biçimi olarak yaşanması gerekir ve devlet sistemine İslamiyet'in temel ilkelerinin uygulanması gerekir' diyenler, devlet idaresine bu ilkelerin tam uyumunu ve uygulamasını istiyor. Ve bunu savunanlar kendilerini "inananlar", "Müslümanlar" olarak tanıtıyorlar, tanımlıyorlar.

***

Bu düşünceye karşı olanlar, bunu istemeyenler, devlet biçimi ve idare sisteminin sosyolojik bir sonuç olduğunu, din ise devlet için değil, fert için, tüm insanlar için olduğunu savunurlar. Her devirde gelen "İlahi" vaazların insana yönelik olduğunu ve dini değerlerin insan ruhunda ve benliğinde değerlendirilip itaat edileceği veya edilmeyeceği değerler olduğunu düşünürler. Bunlar kendilerini "lâikler" olarak tanımlayıp dini esaslara dayandırılan devlet istemine karşı gelirler. Bu tartışmalar doğru olsa da, yanlış mekânlarda söylendiği zaman toplumda sıkıntılar yaratıyor. Bu mücadele ila-nihayet sürecek...

***

İşte demokrasi ve insan sevgisi fikrinin yerleşmediği toplumlarda yaşanan geçiş dönemlerindeki büyük sancıların kaynağı budur. Tıpkı Türkiye’de olduğu gibi... Toplumun huzuru ve iyiliği için yapıştırıcı değer yargılarından biri olan 'din' konusu, öylesine iki tarafı keskin bir kılıçtır ki, dengeli biçimde kınına sokmaz veya kınında tutmazsanız, kan akıtır. Buna meydan vermemek için, din konusu mutlaka siyasetin dışında tutulmalıdır. Tarih boyunca yaşanan kötü örnekler göz önünde iken, yeni feci durumların tekrar yaşanmasını hiç bir samimi Müslüman ve vatansever istemez.

***

Ferdin istediği inancı yaşaması devlet yönetiminde demokrasi olgusunun gelişmesi ve uygulanmasına engel olamaz. Gerçek inanç sahibi hem 'dindar' hem de 'demokrat' olabilir… Bana göre, din ile demokrasi toplumun vazgeçilmez iki değeri olarak bağdaşmak zorundadır.

MAKALE Yorumları