Aramak İstediğiniz Kelimeyi Yazn!

close
PROF. DR. RAMAZAN DEMİR
BİLİMSEL DÜŞÜNCE
mail_outline : rdemir@akdeniz.edu.tr
Dinle

Yayın Tarihi

25.04.2018

Okunma Sayısı

1040

Makaleyi Paylaş

Diğer Makaleler

Deizm Üzerine Düşünceler-3

Türkiye’de akademik düzeyde dinleri, inanç sistemlerini kıyaslı olarak incelemek için kolektif bir çalışma yapılamıyor. Çünkü böyle bir ortam yok!

Her şey, Sünni ideolojiye, "Enmevi İslamı" denilen eklenti kuralların egemen olduğu "uydurulmuş din" üzerinden yürütüldüğü biliniyor.

Sorunlarla karşı karşıya kalmak, onlarla boğuşmak akademisyenlerin kaderidir. İnançlar konusunda yapılacak çalışmaların önündeki engeller "acı biberiye" ya da "ısırgan otu" gibi duruyor. Yani, Türkiye’de en geniş şekliyle inançların farklılığını, nedenlerini pozitif yaklaşımla problemi ortaya koymak, sorunları anlaşılır kılmak, konuşulur hale getirmek ve çözümlerini aramak bugünkü anlayışla mümkün görünmüyor. Bunun yapılabilmesi için, özgür düşünce ve ifadenin yaygın olduğu bir akademiya-üniversite ortamı, elbette ki başta bir ülke gerekir.

Yıllardan beri devam eden "Alevi vatandaşların kültürel alan sunum" kısıtlamasına bu "Muaviye zihniyeti" ile çözüm bulmak mümkün değildir. Çünkü Türkiye’de zaten "seküler" anlamda her şeyi konuşacağımız, inançları çalışabileceğiniz etkin bir akademik alan, merci yok. Örneğin Aleviliği, Bektaşiliği, tarikatları, farklı inanç ve felsefe sistemlerini konuşup tartışabileceğiniz akademik ortam nerede olması gerekir, üniversitelerde...

Üniversitelerin bir kısmının tarikatlaştırılma yoluna gidildiğini, Atatürk ve cumhuriyet düşmanlarının yoğunluk kazandığını gösteren birçok haber ve göstergeler yansıyor basına! Bu durum son derece üzücü ve umut kırıcıdır!

Alevilikle ilgili çalışmalar, tamamen öz veriye dayalı bireyseldir. Geçelim akademiyayı, bu konuları birlikte çalışılabilecek bir diyanet anlayışı de yok maalesef!

Baştan itibaren "cem evleri kırmızıçizgimizdir" denmesi, her şeye baştan bariyer koyuyor diyanet işleri başkanlığı... Diğer inanç ve düşünce sistemlerin adı bile anılmıyor, araştırmak ve konuşmak nerede kalır ki... Örneğin Ateizm, Deizm, Şamanizm, Sekülarizm, Semitizm, Agnostizm, Panteizm gibi düşünce ve inanç sistemlerin araştırılması diyanetin gündemine gireceğini hiç sanmıyorum.

***

Bu konuların konuşulup tartışılabilmesi, ancak ve ancak demokratik bir ortamda, insan haklarının öncelikli sayıldığı, uygar toplumda, bilim-kültür düşünceli yönetim kadrolarla mümkün olabileceğini düşünüyorum.

Bunu anlamak için, her şeyden önce devletin örgütlü cehaletten kurtarılması şarttır. Ve buna inanarak, ülkeyi yönetmek...

Farklı inanç ve felsefi düşünceleri çalışabileceğiniz, esprilerini paylaşabileceğiniz, çok farklı inanç sistemlerini, dini düşünceleri tartışabileceğiniz, araştırabileceğiniz seküler bir bilim ortamı olmayınca, gençler başta olmak üzere, toplumun bir kesimi ya ateizme, ya deizme ya kayıyor ya da başka tolerans tanıyan inanç sistemlerini tercih ediyorlar.

Temel kural, özgür düşünceyi benimsemek, yaşatmak için mücadele edebilmektir.

***

Özgür düşünmek...

 

Eğer böyle bir ortan oluşturulursa, farklı inanç ve düşünce sistemlerinin bir arada, seküler anlamda araştırılıp tartışılması mümkün olacaktır. Özgür düşüncenin rehberliğinde, bir takım inanç sömürülerine, din feodalizmine izin verilmeden doğru olan ne ise o benimsenir. Bireylerin farklılıkları algılaması ve benimsemesi "yok" olmak değil, aksine varlığa yeni varlık olmaktır. Bu bakış açısıyla düşünmek gerekir.

Deizme kayan "imam okulu" öğrencilerini bu yönüyle, bu bakış açısıyla değerlendirmek yararlı olur kanısındayım. Hiç değilse onlarda "Tanrı" fikri gelişip yerleşiyor diye pozitif bakmak gerekir. Onları suçlamadan ufuklarının açılıp sorgulamayı yapmalarına öncülük yapmak imam okullarında görevli öğretmenlerin temel görevi olmalıdır. Bir konu hakkında sorgulama yapılmadan, akıl yürütmeden mota-mot kabul edilirse, o insan tipinden ülkeye de, topluma da, devlete de faydası olmaz...

Bilgi üretimi yeni bilgilerin üretimini sağlar.

Yenilikten gelişerek değişmekten korkmamak gerekir. Bu da uygarlaşmanın, demokratikleşmenin, özgür düşüncenin gelişimini sağlar ve bilimin üretkenlik kaynağını gürleştirir, daha çok bilimi benimser. Kendini doğru tanıma ve algılama için öze dönüş, bireysellik düşünce boyutuna dönüşü sağlar ve bireyi daha çok özgürleştirir. Dolayısıyla bireyde çok önemli bir eğitici ve ciddi bir heyecan çizgisi oluşur. Bu heyecan onu başarıya sürükler.

***

Deizm ve politika

 

Deizm, düşünce ve felsefe olarak politik organizasyonların dışında kalmayı her zaman tercih etmiştir, ancak ilgilenen de olabilir. Bilinir ki çirkin politikacılar tam anlamıyla "cahil", yalancı, lafazan ve çok yüzlü varlıklardır. Cahillerle felsefe yapmak, doğanın derin düşüncesine dalmak mümkün değildir. Onun için politikayla çok fazla ilgilenmezler deistler...

Çok ender olarak aradan çıkan ve gerçek anlamda politikayı doğanın emrine sokan insanlar da olabilir, fakat bu genel bir kural değildir. Deizm, politikacıların çok yüzlülüğünü, kaypaklığını, mürailiğini, yalancılığını bildikleri için aralarına almazlar. Deizmi benimseyenlerin düşünce yapıları ve inançları gereğince laikliği benimserler. Ayırımcı, ötekileştirici, bölücü değiller...

***

Batıl olan nedir?

 

Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Erbaş "deizm" inancını, "sapıklık" dan ayrı olarak "batıl düşünce" olarak da nitelediler.

İslam'ı gerçek kaynağının dışında arayan, diğer bir ifade ile Arap kültürü ile beslenmiş, eklentiler yapılmış Emevi tipi İslam her şart ve durumda, merkeze konularak, fetvalar verildiği için Bay Erbaş'ı bu ifadelerinden dolayı yadırgamıyoruz.

Çünkü temsil ettiği makam, "uydurulmuş dinin" Türkiye'deki "koruyucu meleği" konumundadır.

Deizm, hiçbir dine inanmamak demek olmadığı halde, sanki sırf İslam'a karşı yapılmış bir eylem gibi beyanat vermesi, yadırganması gereken bilgi fukaralığı ya da zihniyet yanlışlığıdır.

Çünkü deizm sadece İslam karşıtı bir fikir değildir.

Deistler, "nasihat eden asaya", "uçan halıya", "kanatlı ata" (Türklerdeki "Fergana" atları gibi düşünmeyelim) "deve idrarının şifa" verdiğine inanmazlar.

Derin bir mağarada "kırk yıl uyuya kalıp, sonra uyanıp değişen çağa inananları" da kabul etmezler.

Ne cinlere, ne perilere, ne şansa, ne şeytana inançları vardır. Bunları hurafe ve karşılığı olmayan esas "batıl" inançlar olarak kabul ederler.

Ne ateistler, ne de deistler, kimsenin boğazına yapışarak fikirlerini zorla kabul ettirmezler. Eğer bir konu üzerinde felsefi boyutta düşünceleri, fikirleri varsa insanlarla tartışılacaksa, tartışırlar. Bu tartışmalara kutsal kitaplar referans gösterilerek yapılması da dâhildir.

Doğadaki tüm somut deliller referans olarak alınır ve tartışma bu temel üzerinden yapılır. Çünkü doğadaki her varlıkta Tanrının tezahürünü görür, öyle kabul ederler.

İşte deizmin anlayışı ve uyguladığı ahlaki değerler bunlardır. Cana kıymak, ağaç kesmek, doğayı kirletmek hak ve hukuk çiğnemek Tanrıya karşı gelmek demektir deistler için.

Çünkü deizmin hurafeye dayalı bir savunması ve inancı yoktur. Hal böyle olunca genç kuşakların, gelişen teknolojiye paralel olarak ve bilgiye ulaşım yolları ve kaynakları ileri düzeye varınca, hurafe ve desteksiz söylemlerden ibaret rivayet ağırlıklı dini telkinlere karşı alerjik olamaya başladılar. Karşılığı olmayan şeylere inanmamaya ve onları reddetmeye başladılar. Bu kaçınılmaz bir sonuçtur. Giderek artacaktır.

***

İmam okulu öğrenciler namazdan kaçındıklarını bizzat imam okulu öğretmende dinledim. Çünkü bu çocukların çoğu kendi isteği ile bu okullara gelmiyormuş, daha çok aile ve çevre baskısıyla "imam okuluna" gelmişlermiş!..

Bu öğrenciler üzerindeki aile baskısı; "bir gün gelir ruhuma Fatiha okur" varsayımı ile dinle aldatılmış vatandaşlar çocuklarını bu okullara yazdırmışlar.

İmam olacak öğrencilerin namazdan, abdestten kaçması, meslek derslerine zoraki girmelerinin temelinde hangi sebeplerin olduğunu sorduğumda, ilahiyat mezunu, dini bütün, öğretmeni aynen şunları söyledi; "Çocukları namaza götüremiyorum, dua ettiremiyorum, akla gelmedik her türlü soruyu soruyorlar, duaları sorguluyorlar, dindeki tutarsızlıkları soruyorlar, çoğuna yanıt bile veremiyoruz. Açıkçası öğrenciler dinden kaçıyorlar. Yarın bu çocuklar "imam" olarak görev aldıklarını düşündüğümde, ülkemin nasıl bir felakete gideceği konusunda endişelerim var."

***

İmam okulu öğretmenleri de endişeli, fakat gidişattan şöyle umutlular, çocuklar sorgulamayı yaptıklarına göre doğruyu er ya da geç bulurlar diye teselli buluyorlar. Türkiye’nin yüzde 14’ü herhangi bir dine karşı sempati duymuyorsa, bu son derece düşündürücü bir olaydır. Herkesin tanıdığını sandığım İlahiyatçı İhsan Eliaçık'a göre Suudi Arabistan, İran ve Türkiye’nin giderek "dinden uzaklaştığını" iddia ediyor.

***

Korkutucu mu?

 

Deist ya da ateist ya da feminist ya da Şamanist insanların sosyal yapıları ve psikolojik dünyaları, değer yargıları, doğaya bakışları incelenmelidir.

Örneğin bunların arasında çocuklara tecavüz ya da cinsel saldırıda, fiziksel darp yapmada suç dosyaları olan var mıdır?

Kamuoyuna yansıyan kadın cinayetlerinden kaç tanesi, Diyanet İşleri Başkanı Bay Erbaş'ın iddiası gibi "sapık" olarak damgalanmış ve suç dosyası var?

Bunlar arasında hırsız, yalancı, hak gaspı, yolsuzluk yapanlar ne kadardır?

Diğer yandan çocuk tecavüzcülerin, cinsel istismarcıların, kadın katillerinin sosyal yapıları incelenmeli ve bunların ne kadarı "Müslüman" geçiniyor, ne kadarı "namaz" kılıyor, ne kadarı "camiye" uğruyor?

***

Oku emri...

 

İslamiyet’in beş şartının arasında, Tanrının ilk emri olan, Kur'an'ın ilk ayeti, “Oku” şartı yok!

Acaba neden?

Tanrı gönderdiği ilk emriyle neyi ifade etmiş oluyor sanırsınız; bilgilenmeyi, bilimi, eğitimi, kültürü öğrenmeyi emrediyor.

Peki, bir de olaya bu açıdan bakalım, deist ya da ateist olanlar mı çok okuyor ve çok daha bilgili ve bilime değer veriyor, yoksa sarıklı, cüppeli, kıl suratlılar mı daha çok Tanrı'nın ilk emrini yerine getiriyor?

Okuyan, bilen, bilimle uğraşan ne ağaç keser, ne doğayı tahrip eder, ne kentleri menfaat uğruna yaşanmaz hale getirir.

Dinde reform, uydurma din yerine Kur'an dini diye feryat eden rahmeti Yaşar Nuri Öztürk, Hüseyin Atay, Türkiye’de özellikle aydın ilahiyatçılar olarak tanınmaları ve savundukları düşünceleri meyvelerini verdi.

Dinin farklı bir bakış açısıyla dillendirilmesi gereği, dine monte edilmiş Emevi, Muaviye Arap geleneklerinin elenmesi, dinin bu hurafelerden arındırılması gereği olmasına karşın, Diyanet İşleri Başkanlığı sus-pus durmakta ısrar ediyor, şehit cenazelerinde çirkin politikacıların gölgesinde ikbal aramayı daha önemli buluyorlar! Yazıktır, yazık! O cüppeye, o sarığa yazık!

Neden dinin farklı bakış açısıyla değerlendirilmesi gerektiğini cumhurbaşkanı bile gerekli gördüğüne göre...

***

"Deist" ünlüler

 

Dinde reform anlayışı gelişmedikçe, zihniyet Ortadoğuluktan kurtulmadıkça, Arap kültür emperyalizminin dine egemenliği kalkmadıkça, ne uygarlığın esası olan bilim, ne teknoloji, ne de insan hakkı olan bireysellik gelişebilir.

Bakınız Avrupalı dediğimiz ve dünyayı idare eden bilimin mucitleri din "engizisyonundan" kurtuldukları için mucit yapmışlar.

Burada sadece aradan seçtiğim az sayıda isim vereceğim. Bunlardan yüzlercesi var bunların hepsi "deist" inancından ve düşüncesinden olan insanlardır. Bu ünlü deistlerin insanlığa yaptıkları hizmeti düşünelim, bir de politikacıların kuyruğuna takılıp makamı elde tutmak için dolanan ilahiyatçılara bakalım da hizaya gelelim.

***

İşte o isimlerden bir demet

Albert Einstein (Fizikçi), Alfred M. Mayer (Fizikçi), Antony Flew (Filozof), Alexander Pope(Şair), Adam Smith (Filozof), Ahmad Kasravi (Edebiyatçı-İranlı), Aristoteles (Filozof), Benjamin Franklin (Bilim Adamı), Carl Friedrich Gauss (Bilim insanı), Charles Lyell (Jeolojinin piri), Cicero (Bilgin, devlet adamı), Dmitri Mendeleev (Bilim adamı), Ebu'l Âlâ el-Maarrî (Arap tasavvufçu), Elihu Palmer (Yazar), Ernest Rutherford (Nükleer Fizikçi), Ethan Allen (Yazar), Frederick  Great (Purusya hükümdarı), George Washington (ABD ilk başkanı), Hüseyin Nihal Atsız (Türk Yazar), Isaac Newton (Fizikçi), Humphry Davy (Mücit, kimyager), Humphry Davy (ABD 4. başkanı), John Muir (Yazar), Jules Verne (Yazar), Leonardo da Vinci (Rönesans döneminde yaşamış İtalyan hezârfen, döneminin önemli bir düşünürü, mimarı, mühendisi, mucidi, matematikçisi, anatomisti, müzisyeni, heykeltıraşı, botanisti, jeoloğu, kartografı, yazarı ve ressamıdır), John Locke (Filozof), Lysander Spooner (ABD'li bireyci anarşist, siyaset felsefecisi, deist, kölecilik karşıtı, emek hareketi destekleyicisi, hukuk kuramcısı ve girişimci), Max Planck (Alman fizikçi), Muhammad ibn Zakariya al-Razi (Kimyager), Napolyon (Napoleon Bonaparte) (Askeri Komutan), Maximilien Robespierre (Fransız hukukçu ve politikacı), Neil Armstrong (ABD'li astronot, Ay'a ilk ayak basan insan), Robert Hooke (Doğa filozofu, mimar ve birden fazla branşta ihtisas sahibi olmuş bilge birisi), Thomas Edison (Thomas Alva Edison) (Amerikalı mucit ve iş adamı. Elektrik ampulü icat etti), Thomas Jefferson (Amerika Birleşik Devletleri üçüncü başkanı), Victor Hugo (Fransız şair, romancı ve oyun yazarı), Voltaire (Fransız yazar ve filozof), Werner Heisenberg (Alman kuramsal fizikçi ve kuantum (nicem) mekaniğin en önemli yaratıcılarından biri), Wernher von Braun (Roket teknolojinin gelişmesini sağlayan önemli bir bilim insanı), William Hogarth (İngiliz ressam, baskıcı, resimsel satirist ve editör-karikatürist), Wolfgang Pauli (Avusturyalı bir teorik fizikçi ve kuantum fiziğinin), James Watt (Modern buhar makinesinin geliştiricisi, İskoç mucit ve mühendis)

***

Türkçe dua..

 

Dinin anadilde anlatılması ve anlaşılması için diyanete başta görev düşüyor. Dinde arındırma ya da reform yapılacaksa, bunu akıllı uslu bilim heyetleri tarafından, diyanetin şemsiyesi altında yapılması gerekir. Başka türlüsü kabul görmez. Peki, neden yapılmıyor?

Her ülkenin idarecileri kendi toplumunun ibadet dilinin anlaşılır olmasını sağlama görevi vardır. İnanç sistemi ne olursa olsun, onu kendi dilinde öğrenmesi ve öyle ibadet etmesi toplumu mutlu eder. Birey olarak bir Moğol Budizm'i Çinceyle ya da Japoncayla öğrenmez, ibadetini de yapamaz.

Önce Budizm'in söylemlerini Moğolca olmasını ister ve ibadetini Moğolca fakat Budist olarak yapar. Keza Bir Arap da Kur'anı Arapça okur ve ibadetini Arapça yapar, Türkçe yapmaz. Çünkü ana dili-resmi dili öyledir.

Fakat Türkiye'de Kur'an da, ibadet de Arapça okunur ve yapılır. İbadetten kasıt okuduğunu anlamak ve kendi dilinde Tanrı'ya yakarmak vardır. Anlamadığı bir metni ne yapabilir? Tercüman mı arayacak?

Türk toplumu yabancı bir dille kendini geliştirebilir mi? Örneğin Arap diliyle?

***

Çok çarpıcı bir örnek vermeliyim; adeta bir sektör haline gelmiş "mevlithanlık" olayına değinmeliyim. Toplumda gelenek olmuş bir adet var, ölüler için, doğumlar için, evlilikler için, askere yiğit uğurlamak için dua ile birlikte "mevlit" okutulur.

Bu işi yapanlar tam teşekküllü şirketler halinde organizedirler. Vefat eden yakınlarım için bir kaç kez şahit olduğum olaylardır. Megafonlu, ekolu, mikrofonlu birkaç kişiden oluşmuş türkücü-ilahici ekipler mevlit okurlar.

Mevlit dediğimiz şey, Süleyman Çelebi'nin bir şiiridir. Peygamber için yazılmıştır. Mevlit olarak Süleyman Çelebi'nin şiiri kısmen ilahi formunda okunur. Mevlit ile birlikte okunan müziksel ağıtlar, ilahiler, Yunus Emre'nin ilahileştirilmiş şiirleri ve özellikle Arapça okunan duaların Türkçeleştirilmiş hallerini okuduğunuzda, bu Arapça duaların hiç birinin ne ölü ile, ne asker ile, ne sünnet olacak çocuğun pipisi ile, ne evlenecek çiftlerin ekonomik geçimleriyle ilgisi vardır.

Mevlitlerde Arapça okutulan duaların Türkçesi’ni bilseler, bunların hiç birinin ölen mevtayla, ölümle ilgili olmadığını görürler.

Burada bir gizlilik olmasının bir nedeni olmalıdır. Acaba bir şeyin anlaşılmasından mı korkuluyor ki mevlit ile birlikte Arapça dua ediliyor.

Türkçe okunursa, herkes anlarsa, anlayarak dinlerse, birilerinin ayıbı mı ortaya çıkacak korkusu mu var? Yoksa "rant" kapıları mı kapanacak korkusu mu?

***

Ortaöğretimde pek çok okulun tabelasına "imam" ismini koymakla o okullar ne imamlaşır ne de veli ve çevre baskısıyla özgürlüklerinin hilafına kara çarşaflara sokulan kızlar imam olma idealiyle olaya bakabilirler. Birileri hem fiziki uygulamaları, hem de toplum mühendisliğini uygulayarak toplumu çağdaşlıktan Ortadoğulu topluma dönüştürmeye çalıştığının farkında olan gençler, dahası "imam" olacak gençler, isyan edemedikleri için kendi özgür ruhlarıyla dinden uzaklaşıyorlar.

***

Din marketçiliği

 

Her şart ve ortamda din ticareti yapılarak menfaat sağlanmaya çalışılıyor. Din sömürülerek ikbal ve mevkiler korunuyor. İnançları silah gibi kullanılarak etki altında bırakılıyor.

Diğer önemli bir nokta ise, Türkiye'deki cemaat, tarikat ve dini grupların tamamen kontrolsüz ve denetimsiz olmasıdır. Bir bakkalın defterini, sağlıklı şartlarını, kurala uygun düzeninin olup olmadığını mali yönden maliye, belediye, polis tarafından denetlenir.

Vergi kaçırırsa dünya ceza alır. Miadı geçmiş gıda satıyorsa belediye ceza yazar, etrafına taşmışsa belediye zabıtası tezgâhını kapatır. Tüm bunlar olur bu ülkede, fakat hiç bir tarikatın, cemaatin denetlendiğini gördünüz mü, duydunuz mu? Milyar dolar bütçelere hüküm eden tarikatların denetimi var mı? Yok!

Ülkemizde inanç serbestliği var, evet ama eğer diyanete bağlı zihniyetle kalacaksanız inanç serbestliği söz konusudur. Bay diyanetin anlamadığı din anlayışından, onun mezhep anlayışından farklı bir düşünceye, inanç sistemine sahipseniz ve aitseniz, sizi "sapkın" olarak damgalarlar.

Hâlbuki Türkiye’de laiklik aslında her inancın sigortasıdır. Başta Müslümanların özgürce ibadet etmelerini sağlamak için laiklik şartı vardır Anayasasında.

Birey bireysel özgürlüklerini kullanarak inanç sistemini benimser. Hiç kimse dinini seçme hürriyetine sahip değildir doğarken. Buluğ çağını geçip 18 yaşına varınca birey özgürce din, inanç seçme özgürlük hakkını elde eder. Fakat aile ve çevre baskısı engeller. Bunu henüz başaramadı bu toplum. Bunda eğitim bozukluğu esas etken.

Laikliğin ötelenmesi sonucu, siyasi iktidarların dini politika aracı olarak kullanmalarının sonucu cemaatler de tarikatlar de büyüme zemini yakalıyor ve kontrolsüz gelişip büyüyorlar. Yaşlı başlı, kıl suratlı insanların bazı siyasi partileri "Allahın partisi", diğerlerine de "cehennemin partisi" olarak sınıflaması ve oyunu bu kafa yapısıyla kullanması, artık olağan sayılan vakalardan...

Bu ülkeyi siz laiklikten arındırırsanız bu tipler çoğalır kuşkusuz. Politik çıkara paralel olarak bazen bir cemaat yok olurken, bir başka cemaat, tarikat ürüyor, üremelerine izin veriliyor.

İlginç olan husus ise, bu cemaatler ve tarikatlar ülkenin kurumlarını parsellemişler. Menfaate dayalı bir ilişkileri var, menfaatler çatıştığında her şey bitiyor.

Dinmiş, Allah'mış, Kur'an mış geçiliyor. İbadetmiş, helal-harammış... Geçiniz!...

(Devamı olacak)

MAKALE Yorumları