Aramak İstediğiniz Kelimeyi Yazn!

close
PROF. DR. TUNCAY NEYİŞÇİ
HAVADAN SUDAN
mail_outline : tneyisci@akdeniz.edu.tr
Dinle

Yayın Tarihi

17.03.2020

Okunma Sayısı

946

Makaleyi Paylaş

Çanakkale Geçilmez m.?

Çanakkale, Gelibolu Yarımadası Tarihi Milli Parkı’nı ilk 1970’li yılların başında, ayak basmadık yer bırakmamacasına, deyim terindeyse, tepeden tırnağa, ziyaret etmiştim. Benim için büyük hayal kırıklığı olduğunu itiraf etmeliyim. Hatta, çoğunuza tuhaf gelecek şu cümleyi, kendi kendime mırıldandığımı da hatırlıyorum; “Bu ülke için şehit olursam namerdim”.

Bana bu acı veren cümleyi kurdurtan neydi, biliyor musunuz?

Ziyaret ettiğim İngiliz, Fransız, Avustralya  şehitliklerinin düzeni ve bakımı ile bizim şehitliklerimiz arasındaki fark o denli büyüktü ki, ister istemez böyle bir cümle kurmaya zorluyordu insanı. Onların şehitliklerinin çimleri biçilmiş, gülleri budanmış, isimlikleri sapasağlam ve bir bekçinin kontrolünde saygı uyandıran bir düzen içindeydi. Üstelik savaştan sadece birkaç yıl sonra 1920’li yılların başında gerçekleştirilmişlerdi. Oysa efsanevi Yahya Çavuş’un mezarı, 1970’li yıllarda bile (tam yarım yüzyıl) briketle çevrilmiş ve beyaz badana ile boyanmış haldeydi. Yürek burkucu olan buydu.

Biz “Düveli Muzzama”ya, yani dünyanın en güçlü devletlerinin en güçlü ordularına karşı kazanılmış Çanakkale Zaferi’nin ne önemde bir zafer olduğunun farkına varamadık, varmamıza izin verilmedi. Bunda kuşkusuz başta İngiltere olmak üzere kaybeden, yenilen devletlerin bu büyük hezimeti unutturma, yok sayma stratejilerinin payı büyüktür. Bu strateji aynı zamanda, Anadolu’yu (Osmanlı’yı da diyebilirsiniz) er ya da geç, ele geçirme projelerinin devam edeceğinin de işaret fişeğidir.

Bana göre İngiliz, Fransız, Avustralya,.. şehitliklerinin derhal ve dikkat çekecek nitelikte düzenlenmiş olması bu stratejinin öngörülmüş bir parçasıdır ve başarılı da olmuştur. Yarım yüzyıl sonrasında bile bende yaratmış olduğu galibiyet gururunu bir tür mağlubiyet küskünlüğüne dönüştürme biçimindeki izlenim, ki başkalarında da yaratmış olması büyük olasılıktır,  bu başarıyı kanıtlamaktadır. Bu bağlamda, Çanakkale savaş alanlarındaki ruhuna uygun şehitlik düzenleme tarihlerimizi alt alta kronolojik olarak sıralamak bile, en azından bu öngörülen asimetrik etkiye ne kadar uzun bir süre maruz bırakılmış olduğumuzu anlamak bakımından,   yeterli mesajlar verecektir.

İtiraf edelim; Çanakkale Şehitlerimizi anma etkinliklerimizde, on binlerce kilometre uzaklardan gelenlerin gerçekleştirdiği “Anzak Ayinleri”nin etkisi olmuş mudur, olmamış mıdır?

Bu ağır yenilgiyi unutturmak ve Anadolu’yu ele geçirme hayallerini canlı tutmak bağlamında İngiliz General Hamilton; “Ağıl Dereye inmeden Mestan Tepey’e doğru ilerleyen 267 askerin soluk renkli bulutlar içine girdiklerini, ve askerlerin şakın bakışları arasında, Trakya istikametine doğru, arkalarında hiçbir iz bırakmadan uçup gittiler.” efsanesini  uydurmuştur. Çanakkale Zaferini evliyaların kazanmış olduğu iddiasını da bu pencereden değerlendirmekte yarar var. Bugün Çanakkale Şehitliklerinde General Hamilton ürünü evliya masalları, farkında olunsun ya da olunmasın, şehitlerimizin aziz ruhları için olmaktan çok, Düveli Muazzama’nın bir türlü hazmedemediği bu hezimeti hafifletmek için anlatılıyor olmalıdır. 

Bir taşla iki kuş vurmak bu olmalı. Düveli Muazzama hem yenilgisinin nedenin sürekli yenilen güçsüz ve hasta Osmanlı Ordusu olmadığını tartışmaya açarak, ya da dikkatleri bu noktaya çekerek zaferin gururu ve yaratacağı özgüven duygusunu iliklerimize kadar yaşayabilmemizin önünü kesiyor, somut başarıyı gerçek sahiplerine, Osmanlı Ordusuna değil, sanal evliyalara mal ediyor. Bu durum aslında Düveli Muazzama’nın  Anadolu’yu fiilen ele geçirip Hıristiyanlaştıramaması durumunda, daha kolay yönetebileceği din temelli bir ülkeye dönüştürme, bir başka ifade ile  Araplaştırma projesinin bir uzantısı, gereği olarak da okunabilir. Bu gün, 18 Mart 2020, yaşadıklarımız, tanık olduklarımız bu politikada ulaşılan noktayı apaçık gözler önüne sermiyor mu?

Sadece Çanakkale Zaferini değil, Atatürk de dahil, tarihimizi bilmediğimizi, bilmememiz için çok yoğun çalışmalar yürütüldüğünü, çabalar harcandığını bilmekte yarar var.

Duraklama ve çöküş dönemine kadar Osmanlı İmparatorluğu din temelli bir imparatorluk olmamış olmayı aklından bile geçirmemiştir. Kontrolü altına aldığı ülkeleri inanç ve kültürlerini yaşamada özgür bırakmış olması bunun en güçlü kanıtlarından biridir. Ek olarak, sağladığı adaletli ve güvenli ortam, Müslümanlığın yaygınlaşmasında ve Hıristiyanlık ile rekabet edebilecek seviye ulaşmasında önemli bir rol oynamıştır. 

Yükselme dönemindeki Osmanlı Padişahlarının temel hedefi hep batı, hatta Roma kenti olmuştur. Hıristiyan dünyasının başkenti olan Roma’ya (1000 km) İstanbul’dan (1500 km) daha yakın olan Viyana, bu hedefin, iki kez denenmiş olmasına karşın aşılamayan noktası olmuştur. Ancak, Müslümanların Hıristiyanlığın merkezine bu denli yaklaşmış olması çok büyük korkulara neden olmuş, tüm Hıristiyan dünyasını Müslüman Osmanlı  karşında  bir araya getirmiştir. Osmanlı’nın devamı olarak görülen günümüz Türkiye’si de bu algıdan payını almıştır, almaya da devam etmektedir.

Çanakkale’de perişan edilen işte bu köklü Osmanlı ve Müslüman karşıtı Hıristiyan ittifakıdır. Çanakkale’den hemen sonra, ele geçirmek, dönüştürmek için can attıkları Anadolu’da kurulan laik ve demokratik Türkiye Cumhuriyeti, ağırlığı altında ezildikleri bu hezimetin galipleri tarafından, Gazi Mustafa Kemal önderliğinde kurulmuştur. Açığa vurulamayan travmanın büyüklüğünü kavrayabiliyor musunuz?

AB’ye alınmamamızdan tutun, yaşadığımız ekonomik, politik, sosyal, kültürel sorunlarımızın tümünün kökeninde bu ittifakın izlerine rastlarsınız. Bunlara bir de Anadolu (Misakı Milli sınırları da diyebilirsiniz) gibi dünyanın, hiç abartısız, en karizmatik, en stratejik coğrafya parçasının  Osmanlı küllerinden doğmuş Müslüman bir ülke olan Türkiye Cumhuriyeti tarafından yönetilmekte olduğunu ekleyiniz. Çanakkale hezimetinin batı (Hıristiyan da diyebilirsiniz) dünyası üzerinde yarattığı travma  ve bağlantılı olarak bize karşı takındıkları tavrın  anatomisi çok net biçimde çıkar ortaya.

Hatırlayınız, Lozan görüşmeleri sırasında Lord Curzon İsmet İnönü’ye ne demişti. “Şu an bütün isteklerinizi cebime koyuyorum. Ancak borç para istemek için iki gün sonra kapımıza geldiğinizde bu isteklerimi birer birer cebimden çıkaracağım.” Kendilerinden ve güçlerinden o denli eminlerdi. Atatürk ölünceye kadar o gün asla gelmedi, gelmesine izin verilmedi.  Atatürk öldüğünde, Osmanlıdan kalan borçları da ödeyen genç Türkiye Cumhuriyeti’nin, tüm baskı ve oyunlara karşın, tek kuruş, ya da dolar dış borcu yoktu ve bir Türk Lirası bir Amerikan dolarından daha kıymetli idi. Bu gözlerden kaçan ya da kaçırılan, en azından Çanakkale Zaferi kadar önemli ve anlamlı bir Zaferdir. İncelendiğinde Atatürk’ün 15 yıl içinde Anadolu’yu uçak imalatından, demiryollarına, tekstilden demir çeliğe yüksek teknolojiler ve tam bağımsızlığa inanmış, özgüveni yüksek yurttaşlarla donatmış olduğu görülecektir.

Atatürk sonrasının 15 yılında nerelere savrulduğumuz anlaşılmadan Çanakkale Zaferi, Atatürk ve Türkiye Cumhuriyetini anlamak olası değildir.

Çanakkale’nin geçilip geçilmediğine, Lord Curzon’un haklı çıkıp çıkmadığına ilişkin kararı siz kendiniz verin...

Atı çalan Çanakkale’yi değilse bile Üsküdar’ı Geçti mi Yoksa...

 

 

MAKALE Yorumları