Aramak İstediğiniz Kelimeyi Yazn!

close
PROF. DR. TUNCAY NEYİŞÇİ
HAVADAN SUDAN
mail_outline : tneyisci@akdeniz.edu.tr
Dinle

Yayın Tarihi

19.03.2019

Okunma Sayısı

4710

Makaleyi Paylaş

Bahtılı’dan Truva’ya Oradan Frig Külahı’na

Kimin söylediği, kimin yazdığı pek bilinmese de söylenceler insanlar ile yurtları arasındaki bağı kuvvetlendiren, yurda sahiplenmeyi pekiştiren kültür ögeleridir. Antalya’mızın Bahtılı, Duraliler, Çakırlar köyleriyle ilgili şu söylenceleri duymuş muydunuz?

Bahtılı köyü Teke Beyliğinden önce de var olan eski bir yerleşim yeridir. Söylenceye göre  Bahtılı köyünün kurucusu evliya Pirinç Çelebidir. Pirinç Çelebi "Yedi Kardeşler" olarak bilinen evliya kardeşlerden birisidir. Kardeşlerden bir diğeri ise Antalya`ya yerleşen Şeyh Cüce`dir. İkisinin Doyran köyünde yaşayan evliya Fatma ve Zehra oldukları düşünülmektedir. Saklıkent`e yakın Eren Dağı`nın zirvesinde mezarı bulunan Eren Dede de kardeşlerden biridir. Kardeşlerden biri ise "burası benim mekanım olsun" diyerek sınırlarını çizen Çakırlar köyünün kurucusudur. Evliyanın gözleri çakır rengi olduğundan köy Çakırlar olarak anılmaya başlanmıştır. Yedinci kardeş Durali köyünün kurucusudur olan Ali’dir. "Ben de burada durayım" dediği için köyün adı Duraliler olmuştur. Bahtılı Köyü`nü kuran Pirinç Çelebi elindeki asa ile sınır çizgisi çizerek (ki bu çizgiler Çakırlar ile arasındaki Kuruçay ve Duraliler ile arasındaki Boğaçayı temsil eder) Çakırlar ve Duraliler arasındaki sınırını belirlemiş ve "bu da benim bahtıma" diyerek köyün adını Bahtılı koymuştur.

Teke beyi, Pirinç Çelebi`nin ününü duymuş, elçiler göndererek huzuruna çağırmıştır. Atlı iki elçi Pirinç Çelebi`ye çağırıyı iletmişler, hem kendilerinin ve hem de atlarının çok yorgun ve çok aç olduklarını dile getirmişler. Pirinç Çelebi namaz kılacağını ancak ondan sonra yola çıkabileceğini söylemiş. Elçilere birer kepçe pilav, atlara da birer avuç yem vermiş ve namaza durmuş. Elçiler bu az yiyecekle doymayacaklarını düşünmüşler ancak namazın bitmesine rağmen ne kadar çok yeseler de yiyecekleri bitirememişler. Elçiler bu mucizeye çok şaşırmışlar.

Pirinç Çelebi Teke Beyinin huzuruna çıkar ve ona bir vasiyet bırakır. Öldükten sonra Bahtılı köyüne defnedilmesini ister. Şimdi Bahtılı köyünde onun adına bir cami bulunmaktadır.

 

Tahtalı Dağı’ndan Truva’ya

Tahtalı Dağı olarak bildiğimiz görkemli zirve aynı zamanda yakın coğrafyada bilinen yaklaşık 20 Olimpos  dağının, zirvesinin de biridir. Mitoloji dünyasının sonu Truva savaşlarına dek uzanan en önemli ve en derin izler bırakmış söylencesi bu dağlardan birinde yaşanmıştır. Eteklerinde Olimpos adında bir yerleşim yeri ve hiç sönmeden yanan ateşiyle (Yanartaş) Tahtalı gerçeğe en yakın Olimpos zirvesi olarak kabul edilebilir.

Bir denizkızı ve aynı zamanda Homer’in İliada’sının ünlü kahramanı Akhilleus’un annesi  olan Thetis ile Peleus’un Olimpos Dağı’nda (Tahtalı Dağı)  gerçekleştirilen düğünlerine, hır çıkarmasın diye kötülük-bela tanrısı Eris dışındaki  tüm tanrı ve tanrıçalar çağrılır. Davet edilmemesine çok öfkelenen Eris davetlilerin etrafında oturmakta olduğu düğün masasının üzerine atın bir elma atar. Elma’nın altından olması değil, ancak üzerindeki yazı, “En Güzele”, başta Hera, Atena ve Afrodit olmak üzere masa çevresindeki tanrıçalar arasında ciddi bir iddialaşmaya yol açar.  Sorunun ciddiyetini kavrayan baş tanrı Zeus çözüm için bir ölümlüyü, Truva Kralı Priamos’un oğlu Paris’i görevlendirir. Zeus’un habercisi Hermes, “Üç Güzeller” olarak adlandırılan tanrıça Athena, Hera ve Afrodit’i Truva yakınlarındaki Kaz Dağları’nda babasının sürülerini gütmekte olan Paris’e ulaştırır. Paris hakemlik görevini kabul etmek istemez ancak baş tanrının iradesine karşı gelinemeyeceğinin de farkındadır. 

Tanrıçalar birbirlerinden gizli olarak Paris’in karşısına geçip göz kamaştırıcı vaatlerle (buna rüşvette diyebiliriz) kararını etkilemeye çalışırlar. Örneğin; Hera altın elmayı kendisine vermesi durumunda onu tüm Asya’nın yenilmez kralı yapacağı sözünü verirken, Athena girişeceği her savaştan zaferle çıkmasını sağlayacağı vaadinde bulunur. Afrodit’in teklifi yalnız yaşayan bir çoban için kolaylıkla göz ardı edilebilecek cinsten değildir. Afrodit Paris’e altın elma karşılığında dünyanın en güzel kadınını vermeyi önermiştir.  Paris kararını tereddüt etmeden verir ve üzerinde “En Güzele” yazılı altın elmayı Afrodit’e verir. Böylece bilinen ilk güzellik yarışmasını da gerçekleştirmiş olur. Sonuç olarak Afrodit, bereket, evlilik ve dul kadınları koruma gibi sıfatlarına bir yenisini, güzellik tanrıçalığını da eklerken, Paris Melenaus’un karısı güzel Helen’le evlenme hakkını elde eder.

Bilindiği gibi Afrodit, Kronos’un yeni doğan kardeşlerini yutan babası Uranos’un cinsel organını bir orakla kesip Akdeniz’in tuzlu sularına atması sonucu oluşan köpüklerden, bir istiridye kabuğu içinde Anadolu ve Kıbrıs arasında bir yerlerde doğmuştur. Bir başka ifadeyle dünyanın ilk güzellik yarışmasını kazanan Afrodit hemşerimiz olarak kabul edilebilir.

Seçimi kaybeden Hera ve Athena Paris’i affedemezler, ülkesi, ailesi ve halkının başını felaketlerden ve özellikle Yunan saldırılarından kurtaramamasını dileyerek, Truva Savaşının başlamasını sağlarlar. Yine bilindiği gibi Helen Ispartalı Menelaus ile evlidir ve Paris tarafından kaçırılarak Truva kentine getirilmesi on yıl süren savaşın başlamasına neden olur.

Bu söylence, Anadolu’da 20’ye yakın Olimpos zirvesinden birinde, Antalya’nın yaklaşık 50 km batısındaki Tahtalı Dağında başlar, Balıkesir sınırları içindeki bir başka Olimpos zirvesi olan Kaz Dağlarında devam eder ve Çanakkale Boğazı girişindeki Truva antik kentinde sonlanır.  Antalya Müzesinde “üç güzeller” (Athena, Hera ve Afrodit) adında bu söylencede baş rolleri paylaşan üç tanrıçayı birlikte gösteren bir heykel, Mersin’in Narlıkuyu yerleşiminde mozaik  vardır.

Yunan ve Roma kültüründe 12 tanrı ve tanrıçaya ev sahipliği yapmış olan Olympos Dağı’nın kendisi dışında, söylence turizmine bir örnek olarak, Tahtalı Dağ’ı zirvesinde Thetis ile Peleus’un düğünü, altın elmanın atılışı, tanrıçalar arasındaki tartışmalar, üç tanrıça arasındaki güzellik yarışması, Paris’in kararı gibi olaylar canlı (teatral) ya da cansız (heykeller, vb) malzemeler kullanılarak görselleştirilip, canlandırılabilir. Bu bağlamda bölgede çeşitli güzellik yarışmalarının düzenlenmesi, üzerinde “En güzele” yazılı altın renkli elmaların hediyelik eşya olarak üretimi gibi etkinlikler gündeme getirilebilir. Olympos ile Truva arasındaki ilişki Truva’da Truva Atı’nın kente girişi, Arşil ile Hektor arasındaki mücadelenin canlandırılması, vb. yollarla somutlaştırılarak Antalya- Çanakkale arasında turizm hareketliliği geliştirilebilir.

Attis ve Çam Ağaçları

Anadolu anatanrıçaların olduğu kadar çamların da yurdudur ve çamlar Anadolu kültürünü derinden etkilemişlerdir. Çam ağacının oluşum söylencesi ile anatanrıça Kibele, ya da Afrodit arasındaki ilişki bu etkileşimin bir uzantısı, bir dışa vurumu değil midir? Birbirinden farklı coğrafyalarda ve zamanlarda farklı kılıklara bürünebilen söylencelerden (mit, mitoloji) biri, Frigya (günümüzün Eskişehir, Kütahya, Afyonkarahisar dolayları) sınırları içinde anatanrıça Kibele olduğuna inanılan ve tapınılan Agdos adlı ıssız bir kayanın varlığından söz eder. Çapkınlıklarıyla ünlü tanrılar tanrısı Zeus, Kibele’ye aşık olmuş, ancak tüm çabalarına karşın onunla birleşmeyi başaramayınca tohumunu (dölünü) bu kayanın üzerine bırakmış. Bu tohumdan, tıpkı çamlar gibi, hem kadın hem erkek niteliklerini tek vücutta barından Agdistis doğmuş. Şarap tanrısı Dionizos Agdistis’i hadim ederek erkelik uzvundan bir badem ağacı yaratmış. Bu bademin meyvesini Sangarios (Sakarya) Irmağının perisi Nana göğüsleri arasına almış ve bu tohumdan gebe kalarak Attis (Yunan mitolojisinde Adonis olarak tanınır) adında çok yakışıklı bir delikanlı dünyaya getirmiş. Sangarios Nana’ya çocuğu dağa bırakmasını buyurmuş. Bu güzel ve gelip geçenin dikkatini çeken bebek kırlarda teke sütüyle beslenip büyümüş. Anatanrıça Kibele bu yakışıklı delikanlıya, Attis’e ilk görüşte aşık olmuş. Ancak, eşekkulaklarıyla tanıdığımız Frigya Kralı Midas da Attis’i kendi kızıyla evlendirmeyi planlıyormuş. Tam evliliğin gerçekleşeceği sırada, Kibele aniden Attis’in önüne dikilerek onu çıldırtmış ve erkeklik organını kesmesine (Afrodit’in yaradılış söylencesi ile benzerliğe dikkat çekmek gerekir) neden olmuş. Akan kanlar toprağı sulamış ve yaşamını yitiren Attis bir çam ağacına dönüşürken, akan kanlardan oluşan Manisa laleleri çam ağacını çepeçevre çevirmiş. Çam ağaçlarına hayat veren Attis yeniden doğuşun ve bitkilerin tanrısı olarak bilinir. Frig tanrısı Attis, Midas gibi Frig külahı giymektedir.

Apollon ve Servi Ağaçları

Kutsal alanların başta gelen ağaç türlerinden olan servi ile ilgili bir başka söylence de Apollon’un özünü bu yörelerin kültüründen almış olduğuna işaret eder.

Apollon ve Artemis’in büyüdüğü bu kutsal korulukta servi ve farklı ağaç türlerine ev sahipliği yapan kutsal korulukta altın boynuzları gümüş ve değerli taşlarla bezeli, çevrede yaşayan herkesin sevdiği, beslediği, evlerine konuk ettiği Apollon’un kutsanmış geyiği de yaşamaktadır. Günlerden bir gün Apollo ormanda dolaşırken Cyparissus adlı büyüleyici şiirler yazan yiğit bir avcı ile tanışır. Genç avcı okuduğu şiirlerle Apollo’nun kalbini çalar. Bu aşkla Apollo periler tarafından korunan kutsanmış geyiğini Cyparissus’a hediye olarak verir. Cyparissus dağlarda, otlaklarda gezdirdiği, sulamaya götürdüğü, sırtına binerek neşe içinde vadiler, ovalar aştığı bu geyiğe özel bir ilgi ve sevgi beslemeye başlar. Sıcak bir yaz günü avlanmaya çıkan Cyparissus uzakta, ağaçlar ve yapraklar arasında gölgede uzanmış dinlenmekte olan bir geyik görür, okunu ona yöneltir ve geyiği öldürür. Bunda okların mızrakların yönünü değiştirme gücüne sahip Apollo’nun kıskançlığının bir payı var mıdır? Bilinmez. Bilmeden ne yaptığını anladığında Cyparissus çok üzülür ve sonsuza kadar yas tutmasına, acı çekmesine izin vermesi için Apollo’ya yalvarır. Apollo, gönülden istemese de, sevgili delikanlının isteğini yerine getirir. Cyparissus’un kalın, gür saçları karanlık yeşil yapraklara dönüşmeye, incecik bedeni kabuk sarmaya ve yaprakları gökyüzüne doğru uzanmaya başlar. Apollo onu haşmetli bir servi ağacına dönüştürmüştür. Servi ağacının Latince cupressus, İngilizce cypress, Almanca zypresse, Fransızca cypres olan adları işte bu büyüleyici şairin adından gelmektedir.  Apollo kederin simgesi ağlayan bir servi ağacına dönüşen Cyparissus’un dalları arasına “Ben, senin için yas tutacağım, ancak diğerleri için de sen yas tutacaksın'' diye fısıldar. Servinin bir yas ağacı olarak tanınmasının, mezarlıkları ve ölülerin başucunu beklemesinin, ölüm, ebediyet ve öteki dünya ile ilişkilendirilmesinin ardındaki söylence budur ve bu topraklarda, yaşanmıştır. Dünyanın en büyük saf servi ormanının Toros dağlarında ve Manavgat ilçesi sınırları içinde oluşu, söylencelerin gerçekle ilişkisi konusunda somut bir örnek oluşturmasının dışında ışığın ve müziğin tanrısı Apollon’un hemşerimiz olduğunu kanıtlamaz mı?

Servi anavatanı Anadolu’dan çok uzaklarda Yunanlıların Lidyalı ve Truvalılara yaptıkları baskılar sonucu batıya göç etmek zorunda kalan Etrüskler tarafından İtalya’ya ve özellikle de Toskana Bölgesi’ne götürülmüş, burada sembol, simge ağaç seviyesine çıkartılmış ve tüm Toskana Bölgesi servi ağacı ile özdeşleşmiştir. Kamuoyu yoklamaları sadece Toskana’da yaşayanlar için değil Toskana’yı yaşamış, yolu Toskana’dan geçmiş herkes (turistler) için sevi ağaçları olmayan bir Toskana’nın hayal bile edilemeyeceğini ortaya koymaktadır. Servi odunundan yayılan kesif kokunun etrafındaki havayı etkileyip farklılaştırarak özbeöz Toskanalı bir hava yarattığına inanılır. Bu o kadar öyledir ki, yolu Toskana’dan geçmiş olanlar “Toskana’da servi kokulu Tatil Zamanı” üzerine seyahat yazıları yazmaktalar. Anadolu muhaciri servi ağaçları İtalya’nın ve özellikle de Toskana Bölgesinin, Viale de Cipressi gibi,  en önemli turizm değerlerinden birine dönüştürülmüştür. Dünyanın en büyük saf servi ormanın ülkemizde, Manavgat’ta, olmasına, kültürümüze derinlemesine nüfus etmiş, şiirlere, destanlara, söylencelere konu edilmiş, halılara, kilimlere, çinilere işlenmiş olmasına karşın servi ağacının yok sayılması üzerinde düşünülmesi gereken bir konu olmalı.

Likyalı Leto’dan Manisalı Niobe’ye

Hüzün ve ölenlerin ardından dökülen göz yaşlarıyla ilgili bir başka söylence Apollon’un annesi Leto ile Niobe arasında geşer. Burada servi ağacının rolünü taş üstlenmektedir. Altı kız ve altı erkek evlat doğurmuş Lidya kralı Tantalos’un kızı Niobe batı Toros’larda, ışık ülkesi Likya’da doğurduğu sadece iki çocuğu olan Leto’yu küçük görür ve aşağılar. Bu aşağılayıcı sözlerden haberdar olan Leto çocuklarını çağırır ve kendisine hakaret eden Niobe’den öç almalarını ister. Bir öğle vakti Apollon avlanmakta olan 6 erkek kardeşi oklarıyla öldürür. Altı kız kardeş naaşların bulunduğu dağa doğru koşarlar ancak ulaşamadan hava kararır. Artemis görünmez okları ile birbirinden güzel olan 6 kız kardeşi birer birer avlar. Cansız naaşlar tam dokuz gün yerde kalır. Talihsiz anne cesetleri görünce saçını başını yolar, günlerce, gözyaşları kuruyuncaya, hıçkırıkları çıkmayıncaya kadar ağlar. Dayanılmaz acılarına son vermesi için tanrı Zeus’a kaya haline sokulması için yakarır. Manisa Dağında yaz günlerinin en sıcak günlerinde bile nemli ve ıslak kalabilen ve bir kadına çok benzeyen kocaman bir kaya vardır. Bunun Leto’nun lanetine uğramış ve kaybettiği 12 çocuğuna ağlamakta olan Niobe olduğuna inanılır.

Apollon ve Marsiyas

Anadolulu coğrafyacı Strabo erken Roma döneminde bugün Dinar olarak bilinen Apameia antik kentinin Efes’in ardından Asya eyaletinin en önemli ticari merkezi olduğunu söyler. Apameia Çatalhöyük gibi Toros Dağları’nın kuzeye bakan eteklerinde Psidia/Frigya sınırında konumlanmış bir yerleşimdir. Genel kabul görmüş versiyonuna göre Frigler’in kırların, sürülerin, çobanların koruyucu tanrısı olan Marsiyas Apameia yakınlarındaki Eldere (suçıkan) Gölü’nde yıkanan güzeller güzeli su perisi Syrinks'le karşılaşır ve aşık olur. Kendini Artemis’e adamış olan Syrinks tüm dil dökmelerine karşın Marsiyas’a karşılık vermez ancak kurtuluş olmadığını anlayınca kaçmaya başlar. Marsiyas kovalar o kaçar. Sonunda tam yakalamak üzereyken Syrinks kardeşlerinden yardım ister ve o anda saza dönüştürülür. Marsiyas’ın kolları güzeller güzeli su perisi Syrinks yerine göl kenarındaki bir demet saza sarılır. Şaşkın ve üzgün Marsiyas sazlardan yani Syrinks’ten geldiğini düşündüğü büyüleyici bir melodi duymaya başlar. Bu melodiyi ölümsüzleştirmek için, bir versiyona göre, değişik boylarda kestiği yedi sazı yan yana yapıştırarak bugün pan flüt olarak adlandırdığımız çalgıyı, bir başkasına göre de iki saza delikler açarak  ünlü Frig çift kavalını (aulos) icat eder.

Armoniyi icat ettiği söylenen Hyagnis’in oğlu Marsyas flütü icat etmekle kalmaz, o kadar keyifle öttürmeye başlar ki Frigya’nın gür ormanlarla kaplı dağlarında hem çalıp hem dolaşırken kısa zamanda flüt virtüöz’ü olur, ünü dört bir yana yayılır. Öyle ki bu ün müziğin ve güzel sanatların Tanrısı Apollon' a ulaşır ve üç telli lirin virtüözü olan Tanrı Apollon bunu bir meydan okuma olarak kabul eder ve Marsyas’ı bir juri önünde yarışmaya davet eder. Aralarında ilk Frig Kralı Gorgios ile anatanrıça Kibele’den doğma Kral Midas’ın ve güzel sanatların koruyucusu Mouselerin de bulunduğu bir juri oluşturulur. Sadece ikisi arasında gerçekleştirilecek bu yarışma sonucunda kazanan diğerine istediği cezayı verebilecektir. Tanrı Apollon üç telli lir'ini ve Marsyas'da flütünü büyüleyici bir yorumla çok güzel çalarlar. Kral Midas oyunu yurttaşı Marsyas'dan yana kullanır ancak Tanrı korkusuyla diğer üyeler oylarını Apollon’a verirler ve yarışma berabere sonuçlanır. Apollon bir ölümlü ile berabere kalmış olmaya fena halde öfkelenir. Hırsla lirini ters çevirip çalmaya başlar ve Marsyas’tan aynısını yapmasını ister. Flütünü tersten çalamayan Marsyas yenilmiş kabul edilir. Ceza olarak Apollon,  Midas’a “Senin kulakların iyi duymuyor, onları büyütelim de bundan sonra daha iyi duy” diyerek kulaklarını eşek kulalarına çevirir. Marsyas'a olan kızgınlığını da ancak onu Eldere Gölü yakınlarındaki bir ağaca astırıp canlı canlı derisini yüzdürerek dindirebilir. O günden bu güne Anadolu'da ne zaman bir flüt çalsa, bir de davul sesi yankılanır dağlarda. Mouse'ler Marsyas'ın bu durumuna o kadar üzülür ve ağlarlar ki, gözyaşlarından Marsyas adı verilen bir ırmak oluşur. Bunun bugünkü Çine Çayı olduğuna inanılır.

Kocaman ve kıllı eşekkulaklarını ve tanrı tarafından cezalandırılmış olmanın utancını gizleyebilmek için Kral Midas Frigya külahı olarak bilinen büyük bir külahla dolaşmak ve bu sırrı bilen tek kişi olan berberini sırrını kimselere söylememesi konusunda ikna etmek zorunda kalır. Ancak kimsenin bilmediği bir sırla yaşamak sanıldığı kadar kolay değildir ve zavallı berber dayanılmaz sıkıntılar çeker. Sonunda artık taşınamaz hale gelen sırrını Eldere Gölü sazlıkları arasına gizlenip, "Midas'ın kulakları eşek kulakları, Midas'ın kulakları eşek kulakları” diye fısıldayarak saz ve kamışlarla paylaşır. Berber rahatlar ancak. sazlar ve kamışlar Kral Midas’ın bu sırrını en küçük bir esintide bile hışırdayarak tüm dünyaya ifşa ederler. Dikkatli bilgili kulaklar bugün de Eldere Gölü saz ve kamışlarının gammazlığına tanıklık edebilirler.

Antalya-Afyon Karahisar karayolunun 170 kilometresinde bulunan Eldere Gölü ve Suçıkan kaynağı, Dinar Belediyesi’nin 3 yıldır düzenlemekte olduğu mütevazi Uluslararası Marsyas Kültür Sanat ve Müzik Festivali dışında, ne yerli ve ne de yabancı turistlerin ilgisine mazhar olamamıştır. Bu, bize özgü yadsınamayacak bir turizm başarısı ya da turizm söylencesi olmalı.

 Bırakın kıvrıla kıvrıla akışıyla dünyaca bilinen “meander deseni”ne (zigzag deseni) adını veren Büyük Menderesin en önemli kaynaklarından birini oluşturuyor olmasını, dünya düşününe Tales ve öğrencisi Anaksimandros, Hippodamos, Hekataios gibi kişilikleriyle yön veren İyonya’nın başkenti Miletos’la arasındaki kan bağı bile fark edilebilmesi için yeterli bir nedendir. Günümüzden 2600 yıl önce (MÖ 585, 5 Mayıs) güneş tutulmasını tam bir yıl önceden hesaplayan Tales bu kaynaktan çıkan suların oluşturduğu coğrafyada doğmuş ve yetişmiştir. Gören gözlere, duyan kulaklara her kuşluk vakti hemşerimiz Tales’i anımsatan güneş kızıla çalmış dağlar ardında geçici tutsaklığına doğru göz alıcı yolculuğuna çıkarken Eldere Gölü sazları, esinti eşliğinde muhteşem bir senfoni icra ederler; “Midas’ın Kulaklatı Eşek Kulakları”, “Midas’ın Kulakları, Eşek Kulakları”…. Yanına Anadolulu şarap tanrısı Diyonisos armağanı bir kadeh kırmızı şarabı da siz ekleyin.. 

Bu kızıl günbatımlarında Marsyas’ın anısına pan flüt, çifte kaval, sipsi dinletileri ya da yarışmaları düzenlemeyi düşlemek, düşleyebilmek hediyelik eşyasından, konaklamasına, teatral etkinliklerden şarap şölenlerine daha pek çok ilhamın kapılarını ardına kadar açabilir.

Dikkatli ve bilgili gözler Midas’ın eşekkulaklarını gizlemek için giymek zorunda kaldığı Frig Külahını Anadolulu Tanrı Attis ve Anadolulu kadın savaşçı Amazon’ların da giydiğini, ABD Senatosu, Fransa, Küba, Arjantin gibi birçok kurum ve ülkenin logosunda özgürlük ve bağımsızlık simgesi olarak kullanılmakta olduğu fark edeceklerdir. Aynı dikkatli gözler bunun Anadolu yansımasını ne yazık ki görebilme şansına sahip değillerdir.

Türk Hamamı, Türk Kahvesi, Türk Lokumu gibi bir Anadolu markası olan “Frig Külahı”nın önemini henüz fark edememiş olsak da bu şapkayı giyen “Şirinler” adlı çizgi filimi çoluk çocuk zevkle izlemişizdir. Farkına varıp turistik ürüne ya da etkinliğe dönüştüremediğimiz öyle çok şey var ki;

Aslında Rus pazarında yaşanan  kriz üzerine yazmayı planlıyordum desem inanır mısınız

MAKALE Yorumları