Aramak İstediğiniz Kelimeyi Yazn!

close
YAVUZ ALİ SAKARYA
MELTEM ESİNTİSİ
mail_outline : yavuzalisakarya@hotmail.com
Dinle

Yayın Tarihi

16.11.2018

Okunma Sayısı

916

Makaleyi Paylaş

Diğer Makaleler

Atatürk'ü Anlamak, anlatmak ve tamamlamak

İlk eğitim şehitlerimizden değerli toplumbilimci prof. Dr. Cavit Orhan Tütengil Hoca’nın “Atatürk’ü Anlamak ve Tamamlamak “adlı kitabını yayımladığı 1975 yılından günümüze yaklaşık 40 sene geçti. Bu kadar zamana rağmen, eskimeyen ve güncelliğini koruyan kitapta Tütengil’in konuya ilişkin görüş ve düşüncelerini içeren yazıları yer almaktadır.

Kitapla günümüz okurunu bir kez daha buluşturmak isteyen Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları onu yeniden yayımlayarak, güzel bir görevi daha yerine getirmiş bulunuyor.

Kitabın bugün de güncelliğini koruyor olması, o dönemki öngörülerin teker teker gerçekleşme aşamasına geliyor olması onu ilginç kılan özellikleri arasındadır. Buna güncelliğini koruyor, dedikleri bir bir çıkıyor da diyebiliriz.

Öncelikle, yurtseverlik kimsenin tekelinde değildir. Aslında bu topraklar üzerinde yaşayan, bu topraklardan beslenen, herkesin bir vatandaşlık borcu olarak, damıtılmış birer yurtsever olması işin doğası gereğidir. Gel gör ki, kısır döngülerle, sapık yorum ve yaklaşımlarla, yurtseverlik tekelleştirilmeye, çeşitli zümrelere mal edilmeye çalışılmaktadır.      

Kendisi, tam bir Anadolu aydını olan, kıraç Anadolu topraklarında yetişen, endemik (sadece bu topraklara özgü) bir Anadolu çiçeği olmasına rağmen, görüş ve düşünceleri ile evrensellik boyutunu yakalamış bir Türk düşünürü Cavit Orhan Tütengil. Daha yaşarken yıllarca önce olacakları görmüş, göstermiş biri, tam bir aydın.

Kendisi gibi görüş ve düşünceleri de büyük bir özenle damıtılmış ve yaşam imbiğinden damla damla süzülerek, göllendirilmiş. Ülke için yaşamsallık kazanmış. Neyi nasıl söyleyeceğini, neleri vurgulayacağını çok iyi biliyor, Hoca.  

Öncelikle, Atatürk’ü doğru anlamak üzerine vurgu yapıyor kitabının başlangıcında. Tütengil Hoca. Atatürk’ü doğru anlamayı, Atatürkçü düşünceyi diri tutmanın birinci koşulu, ilk basamağı olarak görüyor. Buradan hareketle, O’nun eksik bıraktıklarını tamamlamanın ise, Atatürkçü düşünceyi yaşama geçirmenin, onu gerçekleştirmenin birincil koşulu, olmazsa olması olarak sayıyor.

İşin özü “Atatürkçü düşünceyi diri tutmanın birinci koşulu, Atatürk’ü doğru anlamaktan geçer.” İkincisi, “Atatürkçü düşünceyi yaşama geçirmenin yolu, yerinde saymak, papağan gibi ilkeleri sayıp dökmek değil, o’nun eksik bıraktıklarını tamamlamaktan geçer.” Diyor.

“Atatürk’ü Anlamak ve Tamamlamak” adlı kitap, günümüzde, görüş ve düşünceleri ters yüz edilmeye çalışılan, küçük ya da önemsiz gösterilmeye çalışılan, hatta kimi çevrelerce büyük bir terbiyesizlikle ve saygısızlıkla karalanmaya çalışılan bir ortamda, Atatürk’ü doğru anlamak ve anlatmak adına önemli bir görev üstleniyor.

Öncelikle onu okumak ve okutmak gerekiyor, çünkü dünden bugüne bir ders. Kıssadan hisse, çıkartabilene. 

Tütengil Hoca, kitabında Atatürk’ü doğru bir biçimde, bir ulus kurtarıcısı, bir bağımsızlık savaşcısı, mazlum uluslara örnek olan bir ulus ve halk önderi olarak ele alıp, yorumluyor.

Asker kökenli olmasına karşın, okumayı kendine yaşam biçimi haline getirmiş, savaşmak yerine barışı, cehalet yerine bilim aydınlığını, kültürel gelişimi ve eğitimi önemsemiş biri olarak, bir kültür adamı olarak ele alıp irdeliyor.  

Bunlar arasında, Kurtuluş savaşı sırasında toplanan eğitim şuralarından, batının bilimsel inceleme ve tekniklerini kullanmasına rağmen, kendi özüne ve kültürüne dönük, onu ön plana çıkartan, ya da gerçek yerini ortaya çıkartmak için çaba gösteren çağdaş üniversiteler oluşturma girişimlerinden, bu üniversiteleri ülkenin sadece batı ya da göreceli olarak gelişmiş yakalarında değil, hemen her yerinde yaşama geçirmenin gerekliliğinden söz ediyor.

Bunun temelinde yatan hususun, mandacılık yerine, güdümlü yönetim yerine tam bağımsızlıktan yani her konuda “Ya İstiklal, ya ölüm!” parolasından geçtiğini altını defalarca çizerek gösteriyor.

Tütengil Hoca, Mustafa Kemal Atatürk’ün bağımsızlık anlayışının, asla tek boyutlu olmadığını, birbirleriyle ilintili olduğunu, gerçek bir bağımsızlıktan söz edilecekse, bunun askeri alanda ve toprak bütünlüğü alanında olduğu kadar, siyasal ve ekonomik alanda da olması gerektiğini, giderek düşüncenin de bağımsız olması gerektiği tezini savunuyor.  

Düşüncede bağımsız olmayan ulusların, hurafelerin esiri olduklarını ifade ediyor. Atatürk’ün, dine karşı olmadığını, dinden kendilerine pay çıkartan  şeyhlere, şıhlara, tarikatlara, hurafelere karşı oluşunun temelinde bu anlayışın yattığını gayet net bir biçimde açıklıyor.   

Eğitim, kültür, sanat, ekonomi, siyaset ve hatta askeri alanlarda atılacak her türlü ileriye dönük adım ve elde edilecek kazanımlar doğrudan doğruya “tam bağımsızlık” ilkesi ile bağdaşmaktadır. Atatürk’ün ömrünün son onbeş yılına sığdırdığı, kimini tamamlayıp, kimini tamamlanmak üzere vasiyet olarak sonraki kuşaklara ve gençlere bıraktığı devrimleri, Atatürk’ü anlama ve anlatma aşamasının bir sonraki durağı olan Atatürk’ü tamamlama işlevini işaret eden eylemlerdir. O dönem için aklın, havsalanın kabul edemeyeceği kadar yeniliklerle dolu olan bu devrimler, bugün sanki sıradanmış gibi algılanıyorsa, toplumun onu zaman içerisinde bir yaşam biçimi olarak benimsemesinden kaynaklanmaktadır. Atatürk sayesinde her alanda bir büyük başarı kazanılmıştır. Bu doğrudur, ancak devrimlerin sürdürülmesi ve tamamlanması da en az onun kadar önemlidir.  

Atatürk’ü anlamak, anlatmak ve tamamlamak, her alanda “tam bağımsızlık” düşüncesini içine sindirebilmekten ve “devrimlerin bütünlüğü”nü özünde benimsemekten ve her koşul altında onları sahiplenmekten geçer. Atatürk devrimlerine katkı koymak, onları bir sonraki daha iyi aşamaya getirmek her aydının birincil görevi olmalıdır.

İlerlemiyorsanız, geri kalıyorsunuz, ya da en azından yerinizde sayıyorsunuz demektir. Her ikisi de, hızlı adımlarla ilerleyen uygarlık yolunda, birer engel teşkil etmektedir.

Bilinen o ki, aydınlanmanın, uygarlığın yolu, Atatürk ilke ve devrimlerine sahip çıkmaktan ve onları daha ilerilere götürmekten geçmektedir. Gerisi karanlıkta el sallamaktadır. Zifiri karanlıkta bizi birilerinin görmesini istemektir. Bu ise, işin tabiatına aykırıdır. 

Ancak birey olarak, Atatürk devrimlerine olumlu katkı koyarak gerçek anlamda “Kemalist” olunabilir.

Kongrelerde, kimi delegelerce “mandacılık” dillendirilirken, buna Mustafa Kemal ve arkadaşlarının kesin bir dille karşı çıkmaları, tam bağımsızlık anlayışının, sonradan bu davranışları ile dünyada hakları yenen, ezilen sömürülen pek çok mazlum ulusa örnek olmanın açık bir tezahürüdür.     

Cezayir özgürlüğü için savaşırken, cephedeki askerlerin ceplerinde halk önderi Mustafa Kemal’in resimlerinin çıkması, Pakistan birliklerinde “Kemal Atatürk taburları”nın kurulması, Hindistan’ın bağımsızlık yolunda Anadolu ayaklanmasını ve Türk insanının bağımsızlık mücadelesini kendisine örnek alması, Gandi’nin kendisine Atatürk’ü model alması hep O’nun tarih sayfasındaki ilk örnek olmasından ve görevini eksiksiz yerine getirmesindendir.   

Tütengil Hoca, bir ülkede “siyasal bağımsızlık” sonradan “ekonomik bağımsızlık”la taçlandırılmazsa, tam bağımsızlığın gerçekleşemeyeceği düşüncesindedir. Tıpkı Mustafa Kemal gibi. Kimi Afrika ve Asya uluslarının zaman içersinde sömürge ya da yarı sömürge olarak kalmalarının altında yatan asıl nedenin, siyasal bağımsızlığın, ekonomik bağımsızlıkla, ayağı yere basar hale getirilememesinden kaynaklandığını düşünmektedir. 

Gerçek Atatürkçü düşünceyi inceleyip, değerlendirirken, Tütengil Hoca, biçimsel (sözde) Atatürkçüğü de ele alıp, sözde Atatürkçülere de diyeceklerini diyor. Onların Atatürk’ü, Atatürk’e büyük haksızlık ederek bir “evliya” konumuna getirdiklerini, Atatürk’ün davranışları ile, yaptıkları ile elle tutulur gözle görülür bir gerçeklik olduğunu, ona gerçeküstü nitelikler yüklemenin doğru olmadığını, bu yaklaşım biçiminin yüzeysel ve itici olduğunu, ancak “On Kasım Atatürkçülüğü “ olarak yorumlanabileceğini söylüyor. 

Atatürk’ü belli bir amaç uğrunda bir araç olarak kullanmak yerine, onu kelimenin tam anlamıyla “anlamak” gerektiğini ifade ediyor.

On Kasımlarda yas tutmak ya da çeşitli hamasi nutuklarla timsah gözyaşları dökmek, biçimsel milliyetçiliğin dış görünümlerinden biridir. Aslında Atatürk’ü her yıl yeniden yeniden öldürmek ve “tuh, tuh”, “vah vah” demektir.

Gerçek milliyetçilik, ise akılcı olandır. Asıl milliyetçilik, Atatürk’ü yaşatmak, onu görüş ve düşünceleri ile ebedi kılmak, onun eserlerine sahip çıkmak ve devrimlerini korumak ve geliştirmekle doğru orantılıdır. Siz ne kadar Atatürk ya da Atatürkçü olursanız, O, o kadar çok yaşar.       

 

Atatürk’ü anlamak, O’nu düşünce ve devrimleriyle bir bütün olarak benimsemektir. Onun zamanla yarışıp, bin bir zorlukla yaptıklarını çok iyi irdeleyip, onları ileri taşımaktır Atatürk’ü gelecek kuşaklara aktaracak olan. Atatürk’ü ölmez kılacak davranış, tamı tamına budur.   

Değerli hocamız, “Atatürk’ü Anlamak ve Tamamlamak” adlı kitabında söylenmesi gereken herşeyi  söylüyor, izlenmesi gereken yolu gösteriyor. Biçimselliği bir kenara bırakıp, işin özünü anlatıyor. Bu özün de, ancak Mustafa Kemal’i iyi tanımakla, devrimlerine sonuna kadar sahip çıkmaya dayandığını, devrimlerini bıraktığı yerden alıp, ilerletmekle mümkün olduğunu, tamamlanması ve geleceğe taşınmasınının yaşamsal önem taşıdığını her fırsatta vurguluyor. Değerli öğretmenimizin yazıldığı günden günümüze güncelliğini yitirmeyen ve asla da yitirmeyecek olan kitabını okuyalım, okutalım.  Anlayalım, anlatalım, tamamlayalım. Çıkartmamız gereken dersler var, çıkartalım. Onun ruhunu huzur içinde tutalım. Ülkemiz de esenlik içinde olsun.  

 

MAKALE Yorumları