Aramak İstediğiniz Kelimeyi Yazn!

close
PROF. DR. TUNCAY NEYİŞÇİ
HAVADAN SUDAN
mail_outline : tneyisci@akdeniz.edu.tr
Dinle

Yayın Tarihi

11.10.2019

Okunma Sayısı

2388

Makaleyi Paylaş

Anadolu’da Yaşamak Zor Be Kardeşim..

Aslında coğrafyanın çocuklarıyız. Coğrafya tenimizin renginden yediğimiz yemeğe, inancımızdan konuştuğumuz dile hemen her şeyimiz üzerinde belirleyici bir güce sahip.

Anadolu gibi dünyanın en ilginç, ilginç olduğu kadar karizmatik, üç kıtaya da dokunan bir köprü konumundaki  bir coğrafya parçası bu belirleyici gücü en üst noktaya çıkartıyor.

Örneğin, Kültürün temel sütunlarından ikisi, dil ve inanç, ile coğrafya arasındaki ilişki bu belirleyici özelliği net bir biçimde ortaya koyar.

Yaklaşık bin yıldan beri bu coğrafya parçası üzerinde yaşıyoruz. Dilimiz Türkçe ama konuştuğumuz öz Türkçe değil. Hurriceden Farsçaya, Yunancadan Fransızcaya kadar bir çok yabancı kelime karışmış Türkçemize. Benzer biçimde, başka dillere de yüzlerce kelime vermişiz. Öz Türkçe  Azerbaycan gibi ülkelerde konuşuluyor. Bu büyük ölçüde Anadolu’da yaşıyor olmanın bir sonucu. Hemen her yolun geçmek zorunda olduğu bir coğrafyada etkilerden uzak kalmak ya da gelip geçenleri etkilememek, onlardan etkilenmemek mümkün değildir. Alırsınız verirsiniz. Azerbaycan için böyle bir şey söz konusu değil. Etkileşimlerden uzak izole konumu nedeniyle etkilenmesi de etkilemesi de oldukça sınırlıdır. O nedenle dillerinin saflığını koruyabilmişlerdir.

Türkiye’nin demokratik ve laik tek İslam ülkesi olmasının da ardında coğrafyanın güçlü etkisi vardır. Biz İslam inancını kabul etmeden önce de sonra da Anadolu’da farklı inançlardan insanlar yaşamakta, bu coğrafyadan gelip geçmekte idiler. Farklı inançlarla, kültürlerle temas, etkileşim içinde olmak ister istemez demokrasi ve laikliğin altyapısını oluşturmuştur. Aynen Azerbaycan da olduğu gibi, Suudi Arabistan’ın da etkileşimlere kapalı, izole bir coğrafyada bulunması nedeniyle bu ülke de demokrasi ve laikliğin gelişmesi neredeyse imkansızdır. Bir başka ve tartışmaya açık ifadeyle; demokratik ve Laik oluşumuz bir seçimden çok coğrafyanın gerekli kıldığı bir olgudur.

An itibariyle yaşamakta olduğumuz sorunlar da (Barış Pınarı) üzerinde yaşamakta olduğumuz coğrafyayla, Anadolu ile yakından ilişkilidir. Batının (Hıristiyan) bin yıldır hemen her fırsatta Türkiye karşıtı tavır almasının ardında bu çok stratejik coğrafyanın farklı, rakip olarak kabul ettikleri bir kültürün (İslam) egemenliği altında olmasıdır. İslam’ı Viyana kapılarına kadar götürmüş, ardından, tam ele geçiriyoruz dedikleri bir anda, Anadolu’da laik ve demokratik bir ülke kurmuş güçlü bir Türkiye onlar için korku verici, büyük hayal kırıklığı yaratmış bir olgudur. Bize yaşattıkları sonu gelmez demokrasi ve insanlık dışı sorunların (Ermeni, Kürt, vb.) ardında kültürel kökenli bu korku ve hayal kırıklığı yatmaktadır. Güçlü, demokratik ve laik Türkiye Cumhuriyeti’ni istediklerini kolayca yerine getirecek bir Arap ülkesine dönüştürmeye çalışmaları bundandır.

Atatürk’ün Türkiye Cumhuriyeti’ne batı değil çağdaş medeniyet hedefini göstermiş olası, daha da önemlisi, yaşama geçirdiği tüm devrimlerinin  temel amacı, doğrudan doğruya batının bu yüzünü görmüş, anlamış olmasıyla ilgilidir. Atatürk’ün sadece 15 yıl sürmüş kısa sayılabilecek dönemde başardığı, yerine oturttuğu değişimler, ölümünün ardından batının güdümünde yavaş yavaş ve sinsice kemirilmeye başlanmıştır. Köy Enstitülerinin kapatılması bunun en stratejik adımlarından biridir. Atatürk’ün 15 yılı (1923-1938) ile ondan sonraki 15 yılı (1940-1955) incelemek bu gerçeğin anlaşılması için yeterli örnek vakalarla doludur. İncelemenin günümüze kadar uzatılması çok daha çarpıcı sonuçları açığa çıkaracaktır.

Devletlerden bağımsız olarak, batı bloğunun (Hıristiyan) Türkiye konusundaki önyargılarının temel nedeni anlaşılmadan akılcı stratejiler (politik, ekonomik, kültürel)  getirilmesi olası değildir.

 

MAKALE Yorumları