Aramak İstediğiniz Kelimeyi Yazn!

close
ÖZNUR TANAL
HALK KÜLTÜRÜNDEN
mail_outline : oznurtanal@gmail.com
Dinle

Yayın Tarihi

14.10.2011

Okunma Sayısı

40198

Makaleyi Paylaş

Diğer Makaleler

Anadolu’nun Efsanevi Kuş Anlatıları - 1

2011 Temmuzunun sonlarında, sıcaktan piştiğimiz günlerde geleneksel “Gardıç Bıçağı” araştırması için Kumluca’nın Guzca Köyü’ne gitmiştim. Haftada bir-iki dolmuşun gittiği köye Kumluca Kaymakamı Sayın Salih IŞIK’tan yardım alarak ulaşabildim. Ancak yardım için çözüm beklerken Alakır nehri kıyısındaki köylerden Karacaören’e gitmiştim. Köy muhtarın evinde dostlarına ziyarete gitmek üzere benim gibi araç bekleyen Perihan Hanım’la kesişti yolumuz. Derenin şırıltısı ile harmanlanıp insanı daha da hafifleten serin yel oturduğumuz çardağı sarmalarken ben O’na yaptığım işten hareketle Anadolu insanının güzelliklerinden, “kerametlerinden” bahsediyordum. O bir yandan beni dinliyor, bir yandan da her söze “kuzuumm” diye başladığı tatlı diliyle eşinin yurtdışındaki görevi bittiğinde asistanım olup benimle köy köy gezeceğini anlatıyordu. Buraların insanı olduğu için ordan aldığı bir yastığı başının altına alıp teklifsiz dengildiği bir sırada birden kalkıp konuşmaya başladı;

 

-      Hasan’la Hüseyin akkavağa saklandıklarında keklik onları ele vermek için uzata uzata;

- Hasan- Hüseyin akkavakta, Hasan - Hüseyin akkavakta!” diye ötünce guguk kuşu evecenlikle bunu olmazlamaya çalışmış;

 

-      Yok-yok, yok-yok… Bunun üzerine Hızır A.S. ihbarcı kekliğe kızıp;

-      Alay alay yumurtla, çift çift uç! Guguk kuşuna da;

-      Tek tek yumurtla, alay alay uç! demiş. Yani kekliğe ceza, guguk kuşuna ödül vermiş.

 

Ardından sözü muhtarın babası Durmuş Amca aldı;

 

- Üveyik kuşu bi kızmış. Göçüp giderken onu yurtta bırakıp (ya da unutup) gitmişler, O’da arkalarından kuş gibi ötüp seslenmiş;

- Duron, duron!…

 

Bundan sonraki araştırmada not alıp iyice bellediğim bu kuş öykülerini başka öyküleri çağırmak için deyim yerindeyse yem olarak kullandım.

 

- Hikâye anlatılır mı köyünüzde?

- Biz öyle şey bilmeyiz? Ya da;

- Gaç, borda hekaye anladacak zaman mı varıdı fakirlikden? dediklerinde anımsatmak için bu kuş hikayelerini anlattım. Bunun üzerine çorap söküğü gibi geldi gerisi.

 

 

  Ayakları Ali’nin kanına bulanmış keklik hariç

  Bütün kuşları severdik…

  Bilmezdik uçağı, kuş sanırdık,

  Türkülerimiz kuş üzereydi.

 

  Alevler yağdı üzerimize sonra,

  Türkülerimizi kuşsuz bıraktık.

  Düşman olduk gökyüzüne,

  Düşman olduk maviliğe…  Nusret GÜRGÖZ (Kuş Akardı Derelerimiz)

 

-      Hasan’la Hüseyin düşmanlardan gaçıyomuş. Bi gavak ağacının dibine geldiklerinde orda bi boşluk varimiş ağaçda, ordan içeri girdiklerinde Cenab-ı Allah ağacın govuğunu doldurmuş, bütünleşdirmiş. Yokarda da bi keklik varimiş, görümüş durumu;

 

-      Gavakdadır gavakda, diye ötünce bakıyolar gavağın girecek çıkacak yeri yok, kesiyollar hizarla, adamı da kesiyollar. İniyor, onların ganıyla eşiniyor keklik, gagasıyla da yiyor. Onun için kekliğin ayakları ve gagası o kandan kırmızıdır. (Nuri (Ferhat) BALCI – Ormana – İbradı – ANTALYA)  

 

 

Gökte uçan huma kuşu,
Ne bilir dalın gıymatın?
Gargayı kondurman dala,
Ne bilir gülün gıymatın.

Bunun üstüne bir de baykuş hakkında acıklı bir anlatı dinledikten sonra bu konuda araştırma yapmaya karar verip işe koyuldum. Kütüphaneye gidip eşek yüküyle kitap taradım, yaprak yaprak öyküler deşirip kıssa kıssa ayıkladım. Sonra yüreklere ve türkülere kulak verdim, halı – kilimlere göz-gönül açıp bilgi dereme yeni sular çevirdim ve daha ucunu bile delmediğim bu alanda ne güzellikler buldum. Öğrendikçe; İyi insan olmayı herşeyin başı sayan, her vatandaşı kardeş bilen bilge Anadolu insanının ne güzellikler yarattığına bir kez daha tanık oldum. Sonra gözümü asıl kaynağa, gökyüzüne çevirdim ama hiç kuş göremedim…??? Gönülden inandığım Anadolu’da gözlerime inanamadım. Herşeyden el etek çekilip herşeyin hepten ulu bir güce ya da güçlere emanet edildiği günlerde bir zamanların yüce ruhunu yeniden anımsamakta fayda gördüm.  Gelin isterseniz önce insanımızın yüzyıllardır var edip beslediği olağanüstü tahayyülüne ve varlığına daha sonra da işin “ama”sına, bugüne bakalım…

Doğada ve Anadolu insanının belleğinde kuşları öğrendikçe biz insanların onlara ne kadar benzediğimizi düşündüm. Aslında hepimiz bir veya birkaç yanımızla insanın alt bilincindeki ilk ses ve insanlığın ilk dili olan kuşdilini bilerek doğan, zerreden küreye uçup giden birer kuşuz, birer veya birden çok kuşça yanımız, kuşça da canımız var.

 

Çoğumuz, ürkekliğimizle serçeye, sevdalarımızla kumruya, saf ve mübarek yanlarımızla güvercine, toplumsal uyum isteyen yanımızla turnalara,  yuvamıza bağlılığımızla kırlangıçlara, ihtişamımızla kartala, cesaretimizle “Atmaca”ya (bkz. Sabahattin Ali–Değirmen), çoğu gereksiz tekrar ve patinajlarımızla papağana, uğursuzluk haberciliğimizle (zavallı hayvanın ne suçu varsa?) baykuşa,  bizi besleyenlerin gözlerini oyarcasına vefasızlığımızla kargalara benzeriz…

 

Çift sürüp ekin ekmeyen,
Meydana sofra dökmeyen,
Arının kahrın çekmeyen,
Ne bilir balın gıymatın? 

 

Kimimiz gönüllü – gönülsüz göçlerimizle göçmen kuşlar, kimimiz yetkin iken birilerinin aşağılık kompleksleri veya kötü emelleri için tutsak ettikleri “Kolları Bağlı Doğan”lar (bkz. Osman ŞAHİN), birlik-beraberlik ve “hepimiz birimiz için” ruhumuzla sığırcıklara, bilmeden birilerinin pis tuzaklarına yem olup, candaşımız olan insan-hayvan varlıkları suçlu-suçsuz ele veren, dertsizlere dert açan çığırtkan keklikleriz. 

 

 

 

 Bazılarımızın diliyle dudu, zerafetiyle kuğu, renkleriyle tavus kuşu veya kara kargayız.Her birimiz çektiklerimizden veya çektirdiklerimizden hâsıl hayıflanmalar, duyduğumuz pişmanlıklarla çaresiz öter dururuz. Bazen neye niçin ötüp, neyin sonucuna yandığımızı, nelere sevindiğimizi bile bilmeden bazen mundar, bazen uçarak çeker gideriz. İşte belki de bu yüzden kuşları hep çok sever, onları türkülerimize, masallarımıza, hızımızı alamayıp tüylerini yastık ve yorganlarımıza katar, alıcı kuşun boş koduğu beşiklerimiz, ağıtlarımıza, hayatın yüklerinden kuş olup kaçma özlemimizi oyalarımıza işler, kilimlerimize dokur,  fallarımızda haberlerini alıp canımıza yoldaş ederiz. Şimdi gelin üstünkörü de olsa hangi kuşları nasıl görmüş, hangisine ne demişiz bir göz atalım…

 

 

BAYKUŞ, YUSUFÇUK ANLATILARI

 

Anadolu belleğinde Baykuş, (çıkardığı sesten dolayı) Dukguk, Hüthüt, Guguk, Yusufçuk veya Puhu Kuşu gibi adlarla bilinip anılır, bazı inançlarda kutsanırken bazılarında uğursuz kabul edilir. “Uğur”suzluğu bu keskin gözlü kuşun yoksul ve uzun Anadolu gecelerinde yalnız ölü evinde yanan “ışığa doğru uçması”dır. Aman canım, Anadolu’da “aydınlığa” ulaşmak için canından olan, “göğ ekinken biçilen” binlerce can, taze fidan varken uğursuz sayılmanın lafı mı olur? Varsın saysınlar…  Anlatılara göre de Yusufçuk Kuşu denen bu kuşla ilgili bir öykücük var ki ilk dinlediğimde ve her anlatışımda gözlerim dolar;

 

Biri oğlan biri kız iki küçük kardeş yaşarmış. Bir gün anneleri ölünce babaları başka bir kadın almış. Üvey anneleri onları koyun gütmeye dağa göndermiş. Çocukluk bu ya oyuna dalıp koyunları yitirmişler. Eve gelince daya, sopa, işkence zaten o biçim. Koyunları arayıp bulmaları için onları gece vakti evden çıkarmış kadın. O kadar korkmuşlar ki; “Allahım birimizi taş et, birimizi kuş et” diye Allaha yalvarmışlar. Allah da dileklerini kabul etmiş, kızı kuş, Davut adındaki oğlanı taş yapmış. Şimdi baykuş gecelerde ve yağmurlu havalarda kardeşine seslenirmiş;

 

“ - Davuuuutttt, gel goyunu buldum güüüüttt!”

 

Anlatının bir çeşitlemesinde ise hikâye Nasuh ile Davut adında iki kardeş arasında geçer ve bu kuşlar o gün bu gün birbirlerine sorarlar;

 

“ – Nasuh, goyunları buldun mu?”

“ – Buldum, buldum!”

 

Anadolu belleğinde Yusufçuk kuşuyla ilgili efsaneler pek çok yörede, çeşit çeşit anla­tılmıştır. Bu efsanelerde, genelde iki kardeşin, bir kabahat veya korku sebebiyle kuş olma isteği, kuş olduktan sonra da adı Yusuf olan kardeşin, kendi adıyla çağırılarak aranmasına dayalı olay örgüsü verilir. Muğla'da derlenmiş bir efsanede, Nasuh ve Yusuf isminde iki kardeşin, önce üvey anne, sonra devden kaçması, teyzelerinin verdiği tarak, çakı ve iğneyi kullanarak devden kurtulma çabalarının sonuçsuz kalması anlatı­lır. Bunun üzerine Allah'a ya taş, ya kuş olmaları için dua eden kardeşler, kuş olurlar ve birbirlerini "Yusuf koyunları buldun mu?" "Nasuh koyunları buldun mu?" diye ararlar.

 

Yusufçuk vaktiyle çok yaramaz bir çocukmuş. Annesi yemek pişi­rirken gelir, yemeğin üzerinden yermiş, olmadık yaramazlık yaparmış. Bir gün annesi süt pişirirken Yusuf sütü içmeye çalışmış, Annesi de elindeki kepçeyle başına vurup şöyle demiş:

 

"Sen kuş olup pırlayasın, bir daha gözüm görmeye!" O anda Yusuf kuş olup uçmuş. Annesi de yandım-yandıma düşmüş. Elindeki kepçeyle bir de kendi başına vurmuş ve "Allah'ım beni de kuş eyle." demiş. Anne de kuş olup uçmuş; başlamış Yusuf'unu ara­maya. Bir yandan onu ararken bir yandan da şöyle bağırırmış:

 

"Yusuuuf, gel, iç... Yusuuuf, gel süt iç." Yusufçuk kuşlarının başlarındaki beyazlık da kepçenin iziymiş.Yusufçuk kuşu hakkında anlatılan sayısız hikâyeden biri de şöyledir:

 

Vaktiyle bir beyin iki çobanı varmış. Tesadüf bu ya, her ikisinin de adı Yusuf'muş. Bu çobanlar, beyin sürülerini alır, tarlalarda, meralar­da otlatırlarmış.Bir gün Yusuflardan biri sürüsünü adaşına bırakarak bir düğüne git­miş. O, düğünde eğlenmekte olsun, diğerini de bir gaflet basmış, de­rin bir uykuya dalmış. Hayvan bu, çobanın başında bekleyecek değil ya; almış başını, çekip gitmiş.

 

Akşam vakti Yusuflar süklüm püklüm beylerinin karşısına çıkmış­lar. Ağanın sözü kısadır;

 

"Ya sürülerimi bulacaksınız veya ben ede­ceğimi bilirim!" Çobanlar başlamışlar sürüleri aramaya. Biri gitmiş bir tepeye, öbürü gitmiş bir tepeye; durmadan birbirlerine bağırırlarmış;

"Yusuuuf! Buldun mu?" "Yusuuuf! Buldun mu?" Bulamamışlar tabiî sürülerini, ama Allah Teâla onlara acımış ve her ikisini de kuş yapıvermiş. Yusufçuk kuşlarının ötüşü, birbirine bağıran iki çobanın seslerinden iz taşırmış:

"Yusuuuf, bulu bulu!..."

"Yusuuuf, bulu bulu!..." diye ötmeleri hep bu aramalarının neticesiymiş.

 

Fethiye'de de kaybettikleri koyunları arayan iki kardeşin, kuşun içtiği yerden su içmesiyle kuşa dönüşmesi "Yu­suf koyunları buldun mu?" diye ötmesi anlatılır. Başka bir çeşitlemede ise anneleri ölünce babaları üvey anne ile evlenmiş iki kardeş vardır ve üvey anne yine çok kötüdür. Çocukların ölmesini ister ve onları gece ormana yollar. Çocuklar birbirini kaybeder. Eve dönmek istemeyen kardeş; "Allahım beni kuş yap!" diye dua eder ve kuş olur. Sonra hep kardeşini çağırmaya başlamış:

 

"Yusuufcuk, guguuukguk, Yusuufcuk"..

Hikâyenin Azeri anlatısında bu dilek şöyle dile getirilir;

 

Allah meni guş ele,
        Guşlara yoldaş ele…

 

 

PEPUK KUŞU EFSANESİ

Bir kuş gibi çıksam dağlar başına,
Silsem gözyaşımı oy nenni nenni.
Eğer ben ölürsem mezar taşıma,
Yar yazsın adımı oy nenni nenni. EMRAH

Munzur dağı eteklerinde kış mevsiminin, etkisini yavaş yavaş kaybetmeye başladığı günlerde karların erimesiyle kengerler yetişir. Bir taraftan soyulup yenilen, yemeği yapılan diğer yandan sakızı toplanan kenger üzerine türküler bile yakılmıştır. Kenger bir de acıklı efsane ile anılır. Elazığ çevreleri ve kengerin bittiği yörelerde pepuk kuşu efsanesi de bilinir ve çocuklara anlatılır...

 

Vakti - zamanda küçük bir dağ köyünde anne baba ile iki çocuğu yaşar. Yuvayı neşe ile dolduran bu kardeşlerin biri kız, diğeri erkektir. Oturdukları köyde gayet sevilen bu iki güzel çocuk boylu boyunca dağların eteklerinde cıvıl cıvıl kuş sesleri, kuzu meleyişleri, dere çağlayışları arasında mavi ve yeşilin alabildiğine uzandığı yaylaların güzelliği, ağaçların gölgeleri ve serinliği içinde güle - oynaya büyürlerken bir gün anneleri ansızın ölüverir. Ailenin tüm huzur ve mutluluğunu dağıtan bu olaydan sonra gülücükler üzüntüye, oyunlar yasa döner.

 

Bir süre sonra evde kazanı kaynatıp dümeni dönderecek kadın gereksinimi hepten kendini gösterince babaları yeniden evlenmek zorunda kalır. Evlenir evlenmesine ya üvey anneleri hiç çocuk sahibi olamayacak bir kadındır, bu nedenle bu güzel çocukları hiç sevmez, aksine düşmanca davranır. Fırsat buldukça hırpalar, el kadar yavrulara zulmetmekten geri durmaz. Hele babaları evden olmadığı zamanlarda çocukların vay haline… Çocukları gece gündüz çalıştırıp, attıkları adımda kusur bulup döver ve kimseye anlatmamaları için de korkutur. Zavallı çocuklar bütün bu kötülüklere rağmen yine de babaları üvey annelerinin yaptıklarına inanmaz diye çaresiz her eziyete katlanarak yaşamlarını çalışırlar...

Babalarının yine evde olmadığı bir bahar günü, üvey anneleri iki kardeşe torba ve bıçak vererek, sabah erkenden dağa kenger toplamaya gönderir. Abla bir bir topladığı kengerleri kardeşinin sırtında taşıdığı torbaya koyar, hava kararmaya başlayıncaya kadar kenger toplarlar. Eve dönme vakti gelince abla, kardeşinin sırtında taşıdığı torbanın dolup dolmadığını anlamak için torbayı yere indirip bakar ki ne görsün, torbada bir tek kenger yok. Bu işe çok kızan abla; “Sabahtan beri topladığımız kengerleri gizli gizli yedin değil mi? Biz şimdi eve nasıl döneriz? üvey annemiz bizi öldürür!.. ” deyip kardeşine çıkışır.

 

Kardeşi ise; “Hayır abla, bana yemem için verdiğin bir tek kengerin dışında yemin olsun ki yemedim!” dese de ablasını bir türlü inandıramaz. Bunun üzerine oğlan;

 

Abla eğer hala bana inanmıyorsan istersen karnımı aç da bak! deyince abla öfke ve çaresizlikten elindeki bıçakla kardeşinin karnını yarıp kendisinin verdiği bir kengerin dışında midesini bomboş olduğunu görür. Gidip torbaya tekrar bakınca torbanın dibinin delik olduğunu ve sabahtan bu yana topladıkları kengerlerin döküldüğünü anlar. Meğer üvey anneleri onlara akşam kötülük etmek için dibi delik torbayı vermiştir. Kardeşinin sözüne inanmadığına mı yansın, Üvey anne korkusundan O’nun canına kıydığına mı, acı ve vicdan azabıyla çaresiz döneler durur. Bir süre sonra kendine gelip vadide akan pınarın suyuyla kardeşini yıkayıp ağlaya ağlaya gömer. Başına da belli olsun diye bir fidan diker.

 

Eve döndüğünde kardeşini soran babasına; “- O biraz yoruldu, oduncularla gelecek” der. Oduncular gelir, çocuk gelmez. “- Nahırla gelecek” der. Nahır da gelir, çocuk yine gelmez. “- Davarla gelecek”, çocuk hâlâ ortalarda yok. Genç kız bir yandan baba korkusu, diğer yandan vicdan azabıyla ezilir, parça parça yüreği yanıp tutuşurken Allah’a yalvarmaya, başlar. “Allah’ım beni bir kuş yap bu dağlara sal ki dünya döndükçe dağlardan dağlara kardeşim diye seslenip durayım!...

 

Efsane bu ya o gece kızın dileği kabul olur, Allah O’nu bir Pepuk Kuşu yapar, O’da gidip kardeşinin başucundaki fidana konup hep kardeşi için seslenip durur. İşte o gün bu gündür pepuk kuşuna çevrilen bu kız dağlarda oradan oraya dolaşarak kardeşini öldürdüğü için herkese kendini ihbar eder durur. Her bahar mevsimi kengerin yerden bitmesi ile beraber pepuk kuşunun acıklı ötüşü de başlar;

 

(Zazaca)

Phepu” (Pepuk)
Kheku” (keko, canım vb. gibi sevgi ifadesi)
Kam kerd” (Kim yaptı?)
Mı kerd” (Ben yaptım.)
Kam kişt” (çişt). (Kim öldürdü?)
Mı kişt” (çişt) (Ben öldürdüm.)
Kam şüt” (Kim yıkadı?)
Mı şüt” (Ben yıkadım.)

Ax! Ax! Ax!” (Ah, ah, ah!)

 

Kırmancası; Ke köştiye (kim öldürdü?), Mı köştiye (Ben öldürdüm)

 

DEVAM EDECEK

MAKALE Yorumları