Aramak İstediğiniz Kelimeyi Yazn!

close
PROF. DR. TUNCAY NEYİŞÇİ
HAVADAN SUDAN
mail_outline : tneyisci@akdeniz.edu.tr
Dinle

Yayın Tarihi

14.09.2018

Okunma Sayısı

214

Makaleyi Paylaş

1071 den 6-7 Eylül ve ötesine

Anadolu, her dönemde ve  her açıdan dünyanın en stratejik coğrafyası, en stratejik noktası olmuştur, olmaya devam edecektir. Bilinen büyük imparatorluklardan çoğu ya bu topraklarda kurulmuş ya da bu topraklara egemen olmuş, kültür bu topraklarda yeşermiştir. Daha pek çok şeyin dışında, sadece dünyanın 7 harikasından ikisinin (Artemis Tapınağı, Halikarnas Mozolesi), üç büyük kütüphanesinden ikisinin (Bergama, Celcius/Efes) bu topraklarda yaratılmış olması bile bu coğrafya parçasının önemini kavrayabilmek için yeterlidir. Batılılarca Yunan’a bağlansa da, çağdaş uygarlık (batı uygarlığı da deniyor, Atatürk hiçbir zaman bu kavramı kullanmamış, doğu kültürünü de kapsayan çağdaş uygarlık-muassır medeniyet-kavramını tercih etmiştir) bu topraklarda, Anadolu’da yeşermiş, Anadolu’dan tüm dünyaya yayılmıştır. Bir başka ifadeyle, çağdaş uygarlık kavramı iki eksik kültür olan batı ve doğu kültürlerinin, Yunanistan’da değil Anadolu’da (batı Anadolu), birbirleriyle  etkileşime girmesiyle oluşmuş bütüncül ve melez bir kültürdür.

 

Gelmiş geçmiş en büyük imparatorluklardan biri olan Roma İmparatorluğu (doğu) Hıristiyanlığı bu topraklarda resmi din olarak kabul  etmiştir (MS4.YY).  Anadolu 1071 de bir başka inanç ile tanışmış ve, özellikle kuruluş ve yükseliş dönemlerinde, her inanca eşit uzaklıkta duran ve dini bir imparatorluk olarak nitelenemeyecek Osmanlı, hoşgörüsüyle Anadolu’yu Müslümanlaştırmakla kalmamış,  bu inancı Viyana kapılarına kadar da genişletmiştir.  Böylece İslam Hıristiyan ve özellikle de Katolik inancı karşısında önemli bir güç, rakip konumuna ulaşmış, Hıristiyan batı dünyasında büyük endişelere yol açmıştır. Batı ile aramızdaki her türden  ilişkinin bir türlü düzelememesi, düzeltilememesinin  temel nedeni bu inanç  farklılığında aranmalıdır.

Düvel-i muazzamaya, bir anlamda da Hıristiyan batı dünyasına, karşı kazanılan Çanakkale Zaferi, köklü Anadolu’yu yeniden Hıristiyanlaştırma özlemini boşa çıkarmış, tarihin çöp tenekesine atmıştır. Bu yenilgiyi sindirmekte zorlanan batı somut yenilgiyi, askerlere karşı değil evliyalara karşı savaştıkları için kaybettikleri söylemiyle, mistik alana çekerek yeni Anadolu stratejilerinin ilk ipucunu göstermişlerdir.  Bu Anadolu’yu Hıristiyanlaştırarak kendilerine bağlama stratejisinden, Anadolu’yu Araplaştırarak ehlileştirmek stratejisine geçildiği anlamına da gelmektedir. Atılan yemin nasıl yutulduğunu bugünlerde Çanakkale şehitliklerine yapılacak bir ziyarette gözlerinizle görüp, kulaklarınızla işitebilirsiniz.

 

Ancak, Anadolu’nun Araplaştırılması hayali, Çanakkale’den tanıdıkları Mustafa Kemal’in laik Türkiye Cumhuriyeti’ni kurmasıyla suya düşmüştür. Atatürk batının bu strateji değişikliğini fark etmiş Türkiye Cumhuriyeti’ni bu stratejiyi bertaraf edebilecek niteliklerle donatmıştır. Gerçekleştirdiği devrimlere bu açıdan bakıldığında her şey apaçık gözler önüne serilmektedir.

Bu nedenle Atatürk, 15 yıl süren kısa sayılabilecek iktidarı sonrasında, üzerine çağdaş bir imparatorluk (teknoloji imparatorluğu, eğitim imparatorluğu, vb.) inşa edilebilecek, gününün yüksek teknoloji ve değerleriyle donanmış bir temel alt yapı bırakmıştır. Paralellik kurmak güç olsa da, o zamanların uçak, demiryolu, tekstil, demir-çelik, tam bağımsızlık, köy enstitüleri vb. teknoloji ve kültür yapıları günümüzün bilgisayar, uzay, pisa, vb  yüksek teknoloji ve değerleriyle eşit düzeylerdeydi. Üstüne üstlük, 1940 başlarında Türkiye’nin tek kuruş dış borcunun olmadığı, 1 Türk Lirasının 1 Amerikan dolarından daha değerli olduğu gibi gerçeklerin altı kalın çizgilerle çizilmelidir.

Bu, batının çıkarlarına, stratejilerine uygun bir durum değildir. Strateji Anadolu halkının inanç, kimlik, vb. değerleri üzerinden parçalanması ve Araplaştırılmasıdır. Mübadeleden (1923) başlayarak, Anadolu’nun Rum, Ermeni, Yahudi, vb. azınlıklardan arındırılması, ki bu arındırma aslında Anadolu’nun her anlamda fakirleştirilmesi anlamına da gelir, Anadolu’nun Araplaştırılması projesinin bir parçasıdır. Yaşadığımız, yaşamakta olduğumuz 6-7 Eylül olayları, askeri darbeler, Ermeni ve Kürt sorunu, Atatürk düşmanlığı, eğitimde İmam Hatip  egemenliği, vb. pek çok  ekonomik ya da sosyolojik olay bu proje ile ilgilidir, bu projenin bir parçasıdır. Araplaşan bir Anadolu, tıpkı Ortadoğu gibi, batının egemenlik alanına girmiş demektir.

İsteyenler 1923-1940 arasındaki 17 yıllık dönemi 2002-2019 arasındaki 17 yıllık dönemle, ekonomik ve sosyal açılardan karşılaştırabilirler. Bu yapılmalıdır da. Etrafımızda neler olup bittiğini anlamanın en kestirme ve anlamlı yolu budur.

1940-2002 arası sadece bir kuluçka dönemidir. Meraklıların 1940-1956 arasındaki dönemi bir önceki 1923-1940 dönemi ile de karşılaştırabilirler. sadece

MAKALE Yorumları